Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

MustafaÖzcan.com

Ana Sayfa

Güncel Yazilar

Kitaplar

Fikirler

Biyografi

 

 

Mustafa Özcan

 

 

Kayıp hakikatın peşinde

Fadlallah diyaloğun, birlikte hakikatı arama mesleği olduğunu ve diyalog için tabu bir mesele olmaması gerekiğini vazediyor. Önemli olan kayıp hakikatın aranması ve bir şekilde bulunması olduğunu ifade ediyor. Aslında diyalog hakikatı arama yöntemi. Yöntemden önce hakikatı arayanların nefsaniyetten tecerrüt etmeleri gerekir. Gazali bunu bir benzetmeyle açıklar. "Farzedin ki, hakikat çölde kaybolmuş bir bineğiniz olsun. Önemli olan bineği kimin bulmuş olması değil bineğin bulunmuş olmasıdır. Matlup budur. Kimin bulduğu ise teferruattan ibarettir.." Burada en tehlikeli şey, bu samimiyetin suistimal edilmesidir. Bu suistimal ve korkusu ise birçok hayrın önüne geçiyor ve tekamülünü ve gelişmesini engelliyor. Burada da öyle bir sezi var. Fadlallah son sıralarda sünni-şii diyaloğunun yanında bir de Şii-Selefi diyaloğuna destek veriyor. Suudi Arabistan'daki kimi Şii alimleri de (Hasan Nassar gibi) böyle bir diyaloğu alkışlıyorlar. Bununla birlikte, Osman Osman bu arayışların gerisinde siyasi saiklerin ve diyaloğun siyaset tarafından tavzif edilme ihtimalinin bulunduğunu söyledi. Bu Fadlallah'a bir dokundurmaydı. Yani manipülatif olabileceğini ima etti. Fadlallah da siyasi gelişmelerin bir şekilde bunu mecbur kıldığını söyledi. Sözgelimi Irak'ta Şii-Sünni (taifiyye) çekişmesi ve Lübnan'da böyle bir ihtimalin varlığına dikkat çekti. Bununla birlikte, Fadlallah 'fitne taifiyye/bölücü ve mezhebi fitne' tabirini kabul etmiyor. Bunun yerine 'sınırlı kontrol dışı bazı gelişmeler' ifadesini yeğliyor. Diyaloğun kitabını yazan Fadlalllah diyaloğun sokağa taşmadarn evvel seçkinler (nuhbe) tarafından enine boyuna yapılması gerektiğini söylüyor. Hilafiyat konularına ve işin özüne inilmesi gerektiğini ifade ediyor. Ondan sonra diyaloğun sokakta etkisini gösterebileceğini ve devam edebileceğini söylüyor. Gerçekten de Fadlallah'a bu noktada katılmamak mümkün değil. Fadlallah umumiyat alanında yapılan diyalog toplantılarının havanda su dövmekten farklı olmayacağını ve bunun jest yapmaktan ve mesaj vermeken öteye ve ileriye gitmeyeceğini fade ediyor. Halbuki Kitabullah ışığında Cenab- Hakk'ın kafir kullarıyla ve İblis'lerle dahi diyalog kurduğunu da hatırlatıyor. Fadlallah seçkinler (elitler) arasında diyaloğun doğrudan yapılması gerektiğini de ifade ediyor.

Margaret Thatcher'in Soğuk Savaş'ın akabinde 'Şimdi NATO'nun düşmanı kim ?' sorusuna mukabil ' Yeşil İslam' dediğini hatırlatıyor. Onların Şii ve Sünni meselesiyle oynadıklarını ifade ediyor. Irak'ta yaşananların tamamındani işgalin sorumlu olduğunu söylüyor. Ama işgalden de kimi Şii işbirlikçilerin de sorumlu olduğunu hatırlamak istemiyor. Sonucu görüyor. Sebebi görmüyor. Kaide aleyhindeki sarahati kadar bu noktada iç muhasebe yapmıyor ve bundan kaçınıyor. Bu durumda diyaloğun ayaklarından birisi ister istemez kopmuş oluyor. 1940'lı ve sonraki yıllarda takrip/mezheplerin yakınlaştıılması meselesine geliyor. Bu süreçte Şii ulemasından Muhammed Taki Kummi'nin önemli bir rol oynadığını ve sünni ecenahtan da Abdulmecid Selim, Mahmut Şeltüt, Muhammed Gazali gibi isimlerin katkı sağladıklarına değiniyor. Ve Mahmut Şeltüt'ün Caferi mezhebiyle ibadet ve taabbüd edilebileceğine dair fetvasıı hatırlatıyor. Osman Osman da Şiilerin arasında bunu karşılayan bir fetva olup olmadığını soruyor. Yani Şiiler nezdinde de Sünnilerin aynı meşruiyete haiz olup olmadıklarını soruyor. Fadlallah net bir cevap veremiyor. Cevabın netliği detaylar arasında kaybolup gidiyor. Şii ve Sünni fıkhı arasındaki ihtilaf dışı alanın yüzde 80 nisbetinde olduğunu ileri sürüyor. Halbuki Takrip Kurumunun başında bulunan ve Hamaney'in danışmanı Ayetullah Teshiri bunun yüzde 95 civarında olduğunu ileri sürmüştür. Buradan da keyfi cevapların ve yaklaşımların verildiği ve bunun da onun ifadesiyle sakınılması gereken umumiyat dili ve mücamelat olduğu anlaşılıyor. Velayet-i fakih ve veliyyi fakih konusunu izah ederken de hiç inandırıcı değildi. Geleneksel merciilik ile Merci-i taklit birbirinden ayrılmalı. Velayet-i fakih sadece dini merciiyyet olmayıp aynı zamanda siyasi merciiyyettir ve moden imamet nazariyesidir. Buna nazaran sınırları aşan siyasi boyutları vardır. Osman Osman, Arap dünyasındaki Şiilerin veliyyi fakihi merci olarak taklid etmeleri halinde siyasi olarak kendi ülkeleri yerine İran'a bağlı olup olmayacaklarını ve kendi ülkelerindeki siyasi yapılara ters düşüp düşmeyeceklerini sordu. Burada Fadlallah açık bir takiyye yaptı ve Hizbullah'ın veliyye fakih'e değil Lübnan referansına ve merciiyetine bağlı olduğunu söyledi. Veliyyi fakihle münasebetlerinin herhangi bir insanla yapılan danışmanın ötesine geçmediğini ileri sürdü. Böylece Fadlallah'ın çağırdığı diyaloğun da sınırlarını yakinen öğrenmiş olduk ( tafsilat için, El Cezire, Hayat ve Şeriat, 18/11/2007, saat : 21 : 22 suları)... Fadlallah program sırasında diyaloğu şöyle tarif etti :" Hivar : Rihletü iktişafi'l hakikati leyse tarike'l mugalebe" yani diyalog, hakikatı keşfetme yolculuğudur yoksa mugalebe ve üstünlük kurma değildir. Bu durumda diyalog zemini kalmayaınca veya örtülü ve aldatıcı bir propoganda mekanizmasına dönüşünce geride ifade ettiği mahzurlu yoldan başka bir şey kalmıyor: Mugalebe. .Dolayısıyla böyle diyalog olmaz. Musaraha ve şeffafiyet diyenlerin şeffafiyete ihtiyaçları var. Hem de herkesten çok. Geçmişte Hizbullah'ın ruhani lideri olarak anılan Fadlallah'ın günümüzde diyalogla birlikte anılması, yadırgatıcı olmasının ötesinde, çok kişiye inandırıcı da gelmeyebilir. Lakin durum böyle. Son dönemlerinde bu mesele üzerine yoğunlaşmış bulunuyor. Biz de IHH ekibi ile birlikte Ramazan ayında Lübnan'ı ziyaretimiz sırasında bir gazeteci grubuyla birlikte kendisini ziyaret ettik. Konuşmasının büyük bölümünü diyalog meselesine ayırmıştı. Taaccübümüze gitmedi değil. Lakin Fadlallah sürprizlerin adamıydı. Dolayısıyla fazla yadırgamamak gerekir. Bu bağlamda, birileri çıkıp kendisini Fethullah Gülen'le birlikte de anabilir. Aslında Fadlallah da birçok benzeri gibi kainatın diyalog üzerine kurulduğunu söylüyor. Doğrusu da budur. Allah kul ilişkileri ve münasebetleri diyalog üzerine kurulu olduğu gibi kul/kul ilişkileri de diyalog üzerine kurulu. Buradan yola çıkan Fadlallah müslim gayri müslim, sünni, şii veya laik ve dindarlar arasında çapraz diyalogların kurulması gerektiğini söylüyor. Aynen katılıyoruz. Sözgelimi, son yirmi yıl için Arapçı-İslamcı Düşünce Formu gibi forumlarda milliyetçi düşünce erbabıyla dini düşünce erbabı rahatlıkla biraraya gelebiliyor.

Böylece, dahili zıtlaşmanın veya kutuplaşmanın hiddeti ve şiddetitörpüleniyor. Bir de tanışma zemini oluyor. Tam da bu noktada Fadlallah, Müslüman-Müslüman diyaloğu teklif ediyor. Siyasetten kaynaklanan bir takım meydan okumaların önünü kesmek ve önüne geçmek için diyalogdan başka çare olmadığını söylüyor. Bu konuda müsaraha ve şeffafiyetin de olmazsa olmaz şart olduğunu ifade ediyor. Lakin onun söyleminde bile güven vermeyen unsurlar var. Buna yeri geldikçe temas edeceğiz. El Cezire'de Osman Osman'ın sunup takdim ettiği 'el Hayatu ve'ş' Şeria' programında Fadlallah ağırlandı ve konu müslümanlar arası diyalogdu. Konuşmasının ilk bölümünde imamet-hilafet kutuplaşmasından ve sahabi içinde bu konuda yaşanan gelişmelerden bahsetti. Hazreti Ali'nin imamet meselesinde hak sahibi olmasına rağmen Müslümanların genel maslahatı için bundan feragat ettiğini ve umumi maslahatı tercih ettiğini söyledi. Aslında bu tanım Hazreti Hasan için daha geçerli. Bundan sonra şu ayeti celileyi okuyarak meramını anlatmaya koyuldu: ' Tilke ümmetun kad halet min kablikum lehum ma kesebu ve lekum ma kesebtüm vela tüseluna amma kanu ya'melun/işte o, sizden önce geçmişte kalan bir ümmetti ve yaptıkları kendilerine aittir, sizin yaptıklarınız da size ve onların yaptıklarından da sorulmayacaksınız (sorumlu tutulmayacaksınız)." Bundan dolayı geçmişe takılı kalmanın mahzurlarından bahsetti. Burada 'isiğrak fi'l mazi' ibaresini kullandı. Yani tarihe gömülmek ve tarihte tefani etmek. Bu kavrama paralel olarak takavku /içe kapanma tabirini de aynı şekilde olumsuz tabirler arasında kullanabiliriz. Bu ayet çerçevesinde Fadlallah'ın söyledikleri elbetteki doğru. Ancak dini anlayışın zemininde tarih varsa hatta zemini tarih oluşturuyorsa o taktirde mutlaka dini anlayışın oturduğu zemin tashih edilmelidir. Buikisi çok farklı. Bu durumda 'taihi bir kenera bırakalım' ifadesi meram için kifayet etmeyecektir. Bu noktada Fadlallah taktik olarak çok esnek görünmesine rağmen esasatta hiç de öyle olmadığı anlaşıılyor. Bizim geçmişle ilgili konularda taraf olmamamız gerektiğini söylüyor ama pradigma tamamen ve de öncelikle şiilerde tarih yani geçmiş üzerine kurulmuş ve kurumsallaşmış bulunuyor. Gelde ayıkla pirincin taşını.

 

www.mustafaözcan.com

Mustafa Özcan

www.MustafaÖzcan.com

 
 

 

 

 

 

 

 

MUGETRON

 

 

 

 

Güncel Kitap

İslamın Papa'ya Cevabı

Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

 

 

 

 

Aktuel makaleler

Mustafa Özcan

Geleceği keşfedenler

Mustafa Özcan

Zirveleri devirmek

Mustafa Özcan

Bizdenciler!

 
Mustafa Özcan
İlk direnişci
 
Mustafa Özcan

Dostun attığı gül...  

 
Mustafa Özcan

Kayıp hakikatın peşinde..

 
Mustafa Özcan

Özgürlük takıntısı

 
Mustafa Özcan
Brown`u cepheye sürmek
 
Mustafa Özcan

Gates hayal görüyor

 
Mustafa Özcan

Diyarı evlad-ı fatihandan diaspora Türklerine

   
Mustafa Özcan

Bilderberg

 
Mustafa Özcan

Geylani Türbesine saldırı

   
Mustafa Özcan

Kozmetik sistem

   
Mustafa Özcan

Şükran ve minnet

 
Mustafa Özcan

İslam'ın altıncı şartı

 
Mustafa Özcan

Acemi

  

TV Program Arsivi

Dosyaları isimleri üzerine tıklayarak izleyebilirsiniz!

Sakli Hikmet

DOST TV 20.12.2006

Sakli Hikmet

DOST TV 18.12.2006

Sakli Hikmet

DOST TV 15.12.2006

Sakli Hikmet

DOST TV 25.12.2006

 

EMAiL

Copyright ©  2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

Yenibosna İstanbul Türkiye