|
Kayıp hakikatın peşinde
Fadlallah diyaloğun, birlikte hakikatı arama mesleği olduğunu ve
diyalog için tabu bir mesele olmaması gerekiğini vazediyor. Önemli olan
kayıp hakikatın aranması ve bir şekilde bulunması olduğunu
ifade ediyor. Aslında diyalog hakikatı arama yöntemi. Yöntemden önce
hakikatı arayanların nefsaniyetten tecerrüt etmeleri gerekir. Gazali
bunu bir benzetmeyle açıklar. "Farzedin ki, hakikat çölde kaybolmuş bir bineğiniz olsun. Önemli olan bineği kimin bulmuş olması değil bineğin bulunmuş olmasıdır. Matlup budur. Kimin bulduğu ise teferruattan ibarettir.." Burada en tehlikeli şey, bu samimiyetin
suistimal edilmesidir. Bu suistimal ve korkusu ise birçok hayrın önüne
geçiyor ve tekamülünü ve gelişmesini engelliyor. Burada da öyle bir
sezi var. Fadlallah son sıralarda sünni-şii diyaloğunun yanında bir de
Şii-Selefi diyaloğuna destek veriyor. Suudi Arabistan'daki kimi Şii
alimleri de (Hasan Nassar gibi) böyle bir diyaloğu alkışlıyorlar.
Bununla birlikte, Osman Osman bu arayışların gerisinde siyasi saiklerin
ve diyaloğun siyaset tarafından tavzif edilme ihtimalinin bulunduğunu
söyledi. Bu Fadlallah'a bir dokundurmaydı. Yani manipülatif
olabileceğini ima etti. Fadlallah da siyasi gelişmelerin bir şekilde
bunu mecbur kıldığını söyledi. Sözgelimi Irak'ta Şii-Sünni (taifiyye)
çekişmesi ve Lübnan'da böyle bir ihtimalin varlığına dikkat çekti.
Bununla birlikte, Fadlallah 'fitne taifiyye/bölücü ve mezhebi fitne'
tabirini kabul etmiyor. Bunun yerine 'sınırlı kontrol dışı bazı
gelişmeler' ifadesini yeğliyor. Diyaloğun kitabını yazan Fadlalllah
diyaloğun sokağa taşmadarn evvel seçkinler (nuhbe) tarafından enine
boyuna yapılması gerektiğini söylüyor. Hilafiyat konularına ve işin
özüne inilmesi gerektiğini ifade ediyor. Ondan sonra diyaloğun sokakta
etkisini gösterebileceğini ve devam edebileceğini söylüyor. Gerçekten
de Fadlallah'a bu noktada katılmamak mümkün değil. Fadlallah umumiyat
alanında yapılan diyalog toplantılarının havanda su dövmekten farklı
olmayacağını ve bunun jest yapmaktan ve mesaj vermeken öteye ve
ileriye gitmeyeceğini fade ediyor. Halbuki Kitabullah ışığında Cenab-
Hakk'ın kafir kullarıyla ve İblis'lerle dahi diyalog kurduğunu da
hatırlatıyor. Fadlallah seçkinler (elitler) arasında diyaloğun doğrudan
yapılması gerektiğini de ifade ediyor.
Margaret Thatcher'in Soğuk Savaş'ın
akabinde 'Şimdi NATO'nun düşmanı kim ?' sorusuna mukabil ' Yeşil İslam'
dediğini hatırlatıyor. Onların Şii ve Sünni meselesiyle oynadıklarını
ifade ediyor. Irak'ta yaşananların tamamındani işgalin sorumlu olduğunu
söylüyor. Ama işgalden de kimi Şii işbirlikçilerin de sorumlu olduğunu
hatırlamak istemiyor. Sonucu görüyor. Sebebi görmüyor. Kaide
aleyhindeki sarahati kadar bu noktada iç muhasebe yapmıyor ve bundan
kaçınıyor. Bu durumda diyaloğun ayaklarından birisi ister istemez
kopmuş oluyor. 1940'lı ve sonraki yıllarda takrip/mezheplerin
yakınlaştıılması meselesine geliyor. Bu süreçte Şii ulemasından
Muhammed Taki Kummi'nin önemli bir rol oynadığını ve sünni ecenahtan da
Abdulmecid Selim, Mahmut Şeltüt, Muhammed Gazali gibi isimlerin katkı
sağladıklarına değiniyor. Ve Mahmut Şeltüt'ün Caferi mezhebiyle ibadet
ve taabbüd edilebileceğine dair fetvasıı hatırlatıyor. Osman Osman da
Şiilerin arasında bunu karşılayan bir fetva olup olmadığını soruyor.
Yani Şiiler nezdinde de Sünnilerin aynı meşruiyete haiz olup
olmadıklarını soruyor. Fadlallah net bir cevap veremiyor. Cevabın
netliği detaylar arasında kaybolup gidiyor. Şii ve Sünni fıkhı
arasındaki ihtilaf dışı alanın
yüzde 80 nisbetinde olduğunu ileri sürüyor. Halbuki Takrip Kurumunun
başında bulunan ve Hamaney'in danışmanı Ayetullah Teshiri bunun yüzde
95 civarında olduğunu ileri sürmüştür.
Buradan da keyfi cevapların ve yaklaşımların verildiği ve bunun da onun
ifadesiyle sakınılması gereken umumiyat dili ve mücamelat olduğu
anlaşılıyor. Velayet-i fakih ve veliyyi fakih konusunu izah ederken de
hiç inandırıcı değildi. Geleneksel merciilik ile Merci-i taklit
birbirinden ayrılmalı. Velayet-i fakih sadece dini merciiyyet olmayıp
aynı zamanda siyasi merciiyyettir ve moden imamet nazariyesidir. Buna
nazaran sınırları aşan siyasi boyutları vardır. Osman Osman, Arap
dünyasındaki Şiilerin veliyyi fakihi merci olarak taklid etmeleri
halinde siyasi olarak kendi ülkeleri yerine İran'a bağlı olup
olmayacaklarını ve kendi ülkelerindeki siyasi yapılara ters düşüp
düşmeyeceklerini sordu. Burada Fadlallah açık bir takiyye yaptı ve
Hizbullah'ın veliyye fakih'e değil Lübnan referansına ve merciiyetine
bağlı olduğunu söyledi. Veliyyi fakihle münasebetlerinin herhangi bir
insanla yapılan danışmanın ötesine geçmediğini ileri sürdü. Böylece
Fadlallah'ın çağırdığı diyaloğun da sınırlarını yakinen öğrenmiş olduk
( tafsilat için, El Cezire, Hayat ve Şeriat, 18/11/2007, saat : 21 : 22
suları)... Fadlallah program sırasında diyaloğu şöyle tarif etti :"
Hivar : Rihletü iktişafi'l hakikati leyse tarike'l
mugalebe" yani diyalog, hakikatı keşfetme yolculuğudur yoksa mugalebe
ve üstünlük kurma değildir. Bu durumda diyalog zemini kalmayaınca veya
örtülü ve aldatıcı bir propoganda mekanizmasına dönüşünce geride ifade
ettiği mahzurlu yoldan başka bir şey kalmıyor: Mugalebe. .Dolayısıyla
böyle diyalog olmaz. Musaraha ve şeffafiyet diyenlerin şeffafiyete
ihtiyaçları var. Hem de herkesten çok. Geçmişte Hizbullah'ın ruhani
lideri olarak anılan Fadlallah'ın günümüzde diyalogla birlikte
anılması, yadırgatıcı olmasının ötesinde, çok kişiye inandırıcı da
gelmeyebilir. Lakin durum böyle. Son dönemlerinde bu mesele üzerine
yoğunlaşmış bulunuyor. Biz de IHH ekibi ile birlikte Ramazan ayında
Lübnan'ı ziyaretimiz sırasında bir gazeteci grubuyla birlikte kendisini
ziyaret ettik. Konuşmasının büyük bölümünü diyalog meselesine
ayırmıştı. Taaccübümüze gitmedi değil. Lakin Fadlallah sürprizlerin
adamıydı. Dolayısıyla fazla yadırgamamak gerekir. Bu bağlamda, birileri
çıkıp kendisini Fethullah Gülen'le birlikte de anabilir. Aslında
Fadlallah da birçok benzeri gibi kainatın diyalog üzerine kurulduğunu
söylüyor. Doğrusu da budur. Allah kul ilişkileri ve münasebetleri
diyalog üzerine kurulu olduğu gibi kul/kul ilişkileri de diyalog
üzerine kurulu. Buradan yola çıkan Fadlallah müslim gayri müslim,
sünni, şii veya laik ve dindarlar arasında çapraz diyalogların
kurulması gerektiğini söylüyor. Aynen katılıyoruz. Sözgelimi, son yirmi
yıl için Arapçı-İslamcı Düşünce Formu gibi forumlarda milliyetçi
düşünce erbabıyla dini düşünce erbabı rahatlıkla biraraya gelebiliyor.
Böylece, dahili zıtlaşmanın veya kutuplaşmanın hiddeti ve şiddetitörpüleniyor. Bir de tanışma zemini oluyor. Tam da bu noktada
Fadlallah, Müslüman-Müslüman diyaloğu teklif ediyor. Siyasetten
kaynaklanan bir takım meydan okumaların önünü kesmek ve önüne geçmek
için diyalogdan başka çare olmadığını söylüyor. Bu konuda müsaraha ve
şeffafiyetin de olmazsa olmaz şart olduğunu ifade ediyor. Lakin onun
söyleminde bile güven vermeyen unsurlar var. Buna yeri geldikçe temas
edeceğiz. El Cezire'de Osman Osman'ın sunup takdim ettiği 'el Hayatu
ve'ş' Şeria' programında Fadlallah ağırlandı ve konu müslümanlar arası
diyalogdu. Konuşmasının ilk bölümünde imamet-hilafet kutuplaşmasından
ve sahabi içinde bu konuda yaşanan gelişmelerden bahsetti. Hazreti
Ali'nin imamet meselesinde hak sahibi olmasına rağmen Müslümanların
genel maslahatı için bundan feragat ettiğini ve umumi maslahatı tercih
ettiğini söyledi. Aslında bu tanım Hazreti Hasan için daha geçerli.
Bundan sonra şu ayeti celileyi okuyarak meramını anlatmaya koyuldu: '
Tilke ümmetun kad
halet min kablikum lehum ma kesebu ve lekum ma kesebtüm vela tüseluna
amma kanu ya'melun/işte o, sizden önce geçmişte kalan bir ümmetti ve
yaptıkları kendilerine aittir, sizin yaptıklarınız da size ve onların
yaptıklarından da sorulmayacaksınız (sorumlu tutulmayacaksınız)."
Bundan dolayı geçmişe takılı kalmanın mahzurlarından bahsetti. Burada
'isiğrak fi'l mazi' ibaresini kullandı. Yani tarihe gömülmek ve tarihte
tefani etmek. Bu kavrama paralel olarak takavku /içe kapanma tabirini
de aynı şekilde olumsuz tabirler arasında kullanabiliriz. Bu ayet
çerçevesinde Fadlallah'ın söyledikleri elbetteki doğru. Ancak dini
anlayışın zemininde tarih varsa hatta zemini tarih oluşturuyorsa o
taktirde mutlaka dini anlayışın oturduğu zemin tashih edilmelidir.
Buikisi çok farklı. Bu durumda 'taihi bir kenera bırakalım' ifadesi
meram için kifayet etmeyecektir. Bu noktada Fadlallah taktik olarak çok
esnek görünmesine rağmen esasatta hiç de öyle olmadığı anlaşıılyor.
Bizim geçmişle ilgili konularda taraf olmamamız gerektiğini söylüyor
ama pradigma tamamen ve de öncelikle şiilerde tarih yani geçmiş üzerine
kurulmuş ve kurumsallaşmış bulunuyor. Gelde ayıkla pirincin taşını.
www.mustafaözcan.com
|