|
İslam tarihinin siyasi zaviyeden okunması
Bu anlamda sözkonusu asrın mesavisi/kötülükleri de vardır. Bunda
şüphe yok. Ama külliyen bu asrı yok farzetmek herhalde hakkaniyet
mesleğiyle bağdaşmaz ; ancak sahibini sıkıntıya sokar. Tarihi tahazzup
içinde, tek yanlıcı ve maniheist okuyanlara ise bir diyeceğimiz olamaz.
Çünkü onların iknaya güç yetmez ve deille de ihiyaçları yoktur. İslam
tarihini siyasi perspektife hasrederek okuyanların başında Şii tarih
anlayışı gelmektedir. Sözgelimi Muhammed Umara'nın da temas ettiği gibi
Şia tarih okuması hem siyasi hem de ütopiktir.Bu bağlamda, Hazreti
Ali'nin yanında sadece beş sahabi kaldığını geri kalanının bir şekilde
islam'dan şu veya bu şekilde saptığı görüşündedir. Muhammed Umara bu
görüşün problemli olduğunu ve adalet nokta-i nazarından sahabilerin
iflasından yola çıkılarak pekala İslam'ın iflasına da
hükmedilebilineceğini söyler ! Pek haksız da sayılmasa gerek. Eğer
sahabe nesli ve peygamberin terbiye ettiği kadrolar bu şekilde çürük ve
defolu çıkarsa, İslam'a bu kadar lakayt kalırsa; sonradan gelen,
nevzuhur ve aynı tezgahtan geçmemiş tipler ve geriden gelenlerden ne
beklenir ? Dolayısıya mantık kaidesince de fesada ve butlana götüren
mukaddimenin kendisi de butlan üzerinedir. Öyleyse aklen sahabe
neslinin İslam'a külliyen ihanet ettikleri varsayımı yanlıştır. Ama
Şiiler denildiği gibi sayyad-ı asarat/ kusur avcısıdırlar ve Halid ibni
Velid gibi sahabilerin bir takım başlarına gelenleri serrişte ve afişe
ederek bunları tarih algılarına zemin yaparlar. Halbuki Abdurrahman
Şarkavi gibilerin de ifade eiitği gibi kimi sahabilerin bazı şahsi
zaafiyetleri islam'dan sonra a peşlerini bırakmamıştır. En azından bir
rehabilitasyon devresine ihtiyaç duymuşlardır. Bu bağlamda, Allah'ın
arslanı Hazreti Hamza'nın bir müddet daha içki iptilasından
kurtulamadığı rivayet edilmektedir. Veya Ebu Zer ile Bilal-i Habeşi
arasındaki meşhur vakada Hazreti Peygamberimizin hem de Şiilerin beş
sahabi arasında saymalarına rağmen Ebu Zer için 'Sende bir parça
cahiliyet kalıntısı var' demesi nasıl akıllardan çıkar? Zira Bilal-ı
Habeşi'yi siyah Habeşli annesiyle ayıplamıştır.
Bir başka vakada ise Medine'de Muhacirin ile Ensar arasında böyle
bir dava yaşanmıştır. Dolayısıyla asr-ı saadette bile insanlık belki de
tam olarak cahiliyet kalıntılarından tam olarak kurtulamamıştır. ama bu
umumi bir hüküm değildir. Belki de muakkat bir halet ve durumdur. Makam
değildir. En azından zamani bir fetret değildir. Zamani fetret İslam
tarihçilerine göre sadece iki devre halinde yaşanmaktadır. Bu
devrelerden birisi Haçlı ve Moğol istilalarının yaşandığı devredir.
Toptan bir izmihlal ve çöküntü asrıdır. İkincisi de Fransız Devriminin
akabinde vukuu bulan ve sıkıntısı hala kıyılarımıza vuran iki yüz
yıllık devredir. Bunun dışında İslam tarihinde bir fetret ve inkita
devri yoktur. Bunun dışınadki devirlerde meydana gelen kısmi sapmalar
veya cahiliyet örnekleri kesinlikle bir halet ve geçici durumdur. Yoksa
umumi bir devre değildir. Bu itibarla, Muhammed Umara'nın da dikkat
çektiği gibi, 14 yüzyıllık İslam dünyası en azından 10 yüzyılı
itibarıyla dünyanın önderi ve lideridir.
Ama ne yazık ki yarışı ileride bitirdiğimiz bu on asra saldıran,
ta'n edenler de vardır. Bunlar çeşitli kesimleri temsil etmektedirler.
Mevdudi'nin tarih okuma biçimi Ebu'l Hasan en Nedevi'nin de isabetle
teşhis ettiği gibi böyle bir okumaya imkan vermektedir. Bundan dolayı
onun İslam'da Hilafet ve Saltanat kitabı yabancı dillere en az oranda
çevrilen eserleri arasındadır. Neredeyse gizli kitaptır. Türkçe'ye ise
çevrilmiştir. Çünkü Hazreti Osman'la birlikte İslam tarihinin büyük bir
sapma içine girdiğini ve ideallerine yabancı düştüğünü ve onları
kaybettiğini ve sürekli izmihlal ve inhitat yaşadığını öngörmüştür.
Bunun isabetsizliği ortadadır. Muhammed Umara da aynı şekilde
Mevdudi'nin bazı kitaplarında indirgemeci bir okuyuşla İslam tarihine
haksızlık ettiği görüşündedir. Tarihe bu idealizm hatta ütopya
zaviyesinden bakan sadece Mevdudi olmamıştır. Seyyid Kutup da tarihe
kısmen bu zaviyeden bakmıştır. Esasen Ali Şeriati de Safevi Şia'sını
aşma çabalarında Ali Şia'sı idealizmine takılarak yine aynı sapakta
patinaj yapmıştır. Sadece kalıpları ve kavramları
modernleştirebilmiştir, yenilemiştir. Ama bu yetmemiş ve zaviyede bir
değişiklik olmamıştır. Seyyid Kutup belki de Mevdudi'nin
eleştirilerinden etkilenmiş bir vaziyette Hazreti Osman'la alakalı
olarak bazı tenkidler serdeder. Bu idealizminden etkilenen sonraki
kuşak ve bilhassa Hattı Kutup denilebilecek olan Kutupçular (Kütbiyyun)
tarihte iki büyük zatın geldiği inancındadırlar. Bunlardan birisi İbni
Teymiyye diğeri de talebesi allame İbni'l kayyım'dır. Çağdaş olarak da
iki alimi beğenir ve benimserler. Bunlardan birisi nizam-ı Mustafa
çağrılarından ve Kadiyanilere olan husumetinden dolayı idamın
kıyısından dönen Ebu'l A'la el Mevdudi ve ikincisi de Seyyid Kutup'tur.
Seyyid Kutup ve Mevdudi sünni dünyada Ali Şeriati de Şii dünyada
çağımızın İbni Teymiyye ve İbnü'l Kayyım'ları olarak anılabilirler.
FİKRİ MÜCAZEFE
Ebu'l Hasan en Nedevi erken dönemde bu yaklaşımın içerdiği
tehlikeleri görür ve bu hususta İhvan'ı dostça uyarır. Hadisun ile'l
İhvan gibi mustakil eserlerinde ve muhtelif makalelerinde konuya
değinir ve meselenin tehlikeli boyutlarına dikkat çeker. Aynı
dogrultuda Hasan Hudeybi de 'Duatun la kudat' isimli eseriyle İhvan'a
içeriden bir eleştiri yöneltir. Ve İhvan çizgisi içinde Hasan Hudeybi
ve Ömer Telmisani gibiler itidal çizgisini seslendirirler. Ve aynı
zamanda kahramandırlar. Nasır'ın tutuklama furyasının zirvesinde
Hudeybi İhvan'ını yalnız bırakmayarak Suriye'den Mısır'a döner ve
derhal tutuklanır. VxÖmer telmisani e salihlerden birisi olarak
tartıştığı Enver Sedat'ı huzurunda Allah'a şikayet eder. Bu şikayeti
üzerine meşhur piposu sallanır. Ne var ki onlar, bazıları tarafından
ehli tefrit olarak adlandırılırlar. Suriye'de de İhvan içinde itidal
ile şatat çizgisinin ayrışması sonucu Hama musibeti patlak verir.
Buradaki savrulma usul ve yöntemdeki tedriciliğin yeterince
anlaşılamamış ve uygulama imkanı bulamamış olmasındandır. Genellikle
hareket değil de ulema kökenli olan Abdulfettah Eu Gudde gibiler itidal
cenahını temsil etmişlerdir.
Şiilerin haricinde Mevdudi, Seyyid Kutup ve Kutupçular gibi kimi
zümreler İslam tarihindeki verimliliği bir kaç kişiyle sınırlandırmak
isterler. Bu aslında Allah'ın rahmetini sınırlandırmaktır. Çocuksa bir
yaklaşımdır. Bu yaklaşımı kısmen benimseyenlerden ve serdedenlerden
birisi de merhum ve mağfur Malik Binnebi'dir. Aslında büyük bir
sosyolog olmasına rağmen böyle bir vartaya düşebilmiştir. İdeolojik
Savaş Ajanları kitabı ve benzeri kitaplarında Muvahhidler sonrasında
islam dünyasının genel bir gerileme içine girdiğini ve bir daha belini
doğrultamadığını ve ayağa kalkamadığını ve sürekli olarak gerilediğini
söylemiştir (1)
Bu neresinden bakılırsa bakılsın yerinde bir tespit değildir. İslam
tarihinde iki devre halinde fetret vardır ve bu, iki şer yüzyıldan dört
yüzyılı geçmez. Bu fetret devirleri de ikisi ortasında olmak üzere,
ikisi de sonundadır. Muhammed Umara da birçokları gibi İslamın itila ve
yükseliş dönemlerini on asır olarak verirken (2) konunun uzmanlarından
olan Fuad Sezgin ise Müslümanların 800 yüzyıl boyunca ilmi sahada
tarihi önde bitirdiklerini söylemiştir. Onun ifadesine göre şayet
Müslümanlar geri kalmamış olsaydı atom iki asır önce
parçalanabilirdi(3). Dolayısıyla hissi olarak İslam tarihini baştan
sona silip atanların kriterleri hissidir daha doğrusu ilmi bir kritere
göre konuşmamaktadırlar. Bu anlalayış sadece İslam tarihini değil bütün
insanlık tarihini iflasa mahkum etmektir. Bunun da izan ve insafla
bağdaşır tarafı yoktur. Bu anlamda, Muhammed Umara sadece siyasi
kriterle baktığından dolayı Mevdudi'nin meseleyi mücazefe yani
ölçüsüzce değerlendirdiğini ifade etmektedir. Ve bu mücazefe sonucu
Mevdudi boydan boya İslam tarihini bir cahiliyet tarihi olarak
yadetmiştir. Haksızılığı aşikardır. Hazreti Osman'ın son yıllarından
itibaren İslamın içtimai düzeninin cahiliye temelleri üzerine
oturduğunu ileri sürmüştür. İktidar ve otorite İslam kuralları üzerine
oturmaktan çıkmış cahiliyet kuralları üzerinde deveran eder hale
gelmiştir. Hilafet, nübüvvet metodundan sapmak ve ısırıcı krallıklar
devrine geçmekle birlikte amacından sapmış ve Emevilerle birlikte
cahiliyet sürecine girmiştir. Ömer Bin Abdulaziz'in vefatıyla birlikte
bu cahiliyet dönemi ebedileşmiştir. İktidarın Ömer Bin Abdulaziz'den
sonra cahiliyet damgası taşıyan liderlerin eline geçmesi sonucu
cahiliyet bütün alanları istila etmiş ve etkisi altına almıştır.
Kurtuba, Bağdat, Kahire ve İstanbul'da şekillenen ve yükselen İslam
medeniyeti ışıklarının ona göre uzaktan yakından islam'la hiçbir
alakası yoktur Tarihin karanlık sayfalarından ibarettir.
Bununla birlikte yine de Mevdudi'nin hakkını teslim etmek gerekir.
Muhammed Umara'nın da dediği gibi her ne kadar bazı kitaplarında
Mevdudi de mücazefe ve ölçüsüzlük yapmış ise de, başka kitap, makale ve
mektuplarında istikametten sapmayarak yanlışlarını bir nevi telafi
etmiştir. Bununla birlikte, Kutbiyyun gibi belki kendilerine
Mevdudiyyun denilebilecek bazı aşırılar onun fikriyatı arasında adeta
hafriyat ve kazı yaparak ve bazı ölçüsüzlükleri cımbızla çekerek
bunları kendilerine rehber etmişlerdir. Ve bula bula kendilerine uygun
bazı ölçüsüz/mücazefe mahsülü fikirler bulmuşlar ve bunlara dört elle
sarılmışlardır. Asırlardan beri İslam ümmetinin varolduğu gerçeğini
inkar etmişler ve onu ademe mahkum etmişlerdir. Hicret ve tekfir
bunlardan olup asırlardan beri yaşayan Müsülmanların küfrüne kail
olmuşlardır. Müslümanların müslüman olmadıklarını ve cahiliyet hayatını
yaşadıklarını ileir sürmüşlerdir. Onlara göre, bugünün vazifesi küfre
sapmış olan Müslümanların yeniden İslam'a kazandırılmasıdır.
Dolayısıyla Müslümanların eserlerini de cahiliyet ürünü olarak
vasfetmektedirler. Buradan yola çıkarak kılıcın hükmünü de suistimal
etmişlerdir.
Muhammed Umara bu ölçüsüzlüğün ve ölçüsüzlerin diyalog yoluyla
itidale sevkedilmeleri gerektiğini ifade etmektedir. Mevdudi gibiler
cahiliyet bulaşıklığını veya şaibesini toptan ve bilkülliyye cahiliyet
olarak algılamışlardır. Bu kesinlikle tashih edilmesi gereken bir bakış
açısıdır. Bu hususta Vahidüddin Han da pegyamberlerin genel misyonunu
siyaset üzerine oturtması açısından Mevdudi'yi isim vermeden de olsa
kıyasıya paylar. Cahiliyetin umumi ve mutlak olması İslam'ın ademi ve
yokluğu anlamına gelir. Halbuki İslam kıyamete dek bakidir.
Muhammed Umara bu değerlendirmeyi veya mücazefeyi büyük bir cinayet
olarak değerlendirmektedir. Zira bu fikir bazında kalmamakta ve
davranışqlara da yansımaktadır. Bu münharif fikrin sahipleri yapıcı
olarak İslam toplumlarını ıslahına yönelecekleri yerde aksine
istikrarını hedef almakta ve baltalamaktadırlar.. Bu tür tarihi
değerlendirmeler gelişigüzel şiddet teorilerine beslemektedir.,
Unutulmaması gereken nokta İslam'ın bu gezegende on kusür yüzyıldan
fazla liderlik ve alemdarlık yapmış olduğu hakikatıdır. İslam'dan sonra
muakkat perdelenmeler olsa da mutlak cahiliyet yoktur, mezardadır.
Zira, İslam ne kadar zayıflarsa zayıflasın kıyamete kadar sönmeyecek ve
hükmünü icra edecektir. Bu itibarla, fetret mustatil ve ebedi bir çizgi
olmayıp muakkat, kırılgan ve dairevidir. İslam tarihindeki zamani ve
mekani fetret devreleri muakkat ve geçicidir.Zail olmaya mahkumdur.
Dolayısıyla kimse onun cahiliyet üzerine olduğunu ve mutlak fetret
devresine haiz olduğunu söyleyemez. Söylese de bir şey ifade etmez.
1-İdeolojik Savaş Ajanları, Timaş Yayınları, s: 102, 1997, İstanbul.
2-Mecelletü'l Ezher, Kasım 2007, s: 1440,1941, 1942...
3-Ümran dergisi, Eylül 2007, s: 63.Yaşadığımız çağ, bir ihyaçağı. Yeniden İslam'a yönelme ve dönme
çağı. Aynı zamanda bu ihya çağı fetret çağıyla da iç içedir. Bir
taraftan yüzeyde fetret, derinlerde ise yenilenme var. Bazen bu
devrelerle alakalı isabetsiz tesbitler ve hükümler verilmektedir.
Elbette yaşadığımız dönem topyekün bir çöküşün ardında geldiği için
yenilenme de topyekün olmalıdır. Bunun içinde siyasi yenilenme de var.
İslam tarihi içinde en az yenilenmenin olduğu dönem siyasi alandır. Bu
alanda tek tük yenilenmeyi Ömer Bin Abdulaziz, Nureddin Zengi gibi
zevat gerçekleştirmiştir. Külli yenilenmeye muvaffak olanlardan birisi
Ömer Bin Abdulaziz'dir. Bir de külli yenilenmenin bir kez daha
yaşanacağı asır, asrımızdır. Bu asırda siyasi yenilenme de olacaktır.
Bu itibarla, cüz'i yenilenme dönemlerinden ayrılacaktır. Bununla
birlikte, 14 asırlık islam tarihi ve asırlarına helaket ve felaket asrı
mı diyeceğiz ? Kesinlikle öyle değil. Bunu söylemek haksızlık olur ve
yakışık almaz. Lakin İslam tarihini böyle okuyan bir okuma biçimi ve
algılama çeşidi de de var. Halbuki Hüseyin munis gibi kimi realist
tarihçiler ufki olmasa bile yatay biçimde bile olsa Emeviler devri de
dahil inhitat devirlerinde İslam'ın inkişaftan hali olmadığına kail
olurlar. Gerçekten de sahabiler Emevilerin idaresi altında bile cihad
ve tebliğ faaliyetlerine katılmışlardır. Elbette Hasan Basri gibi kimi
Emevi idarecilerinden kaçan salih insanlar da vardı.
|