|
Bizdenciler!
Eskiden “Özdenciler” diye bir grup vardı. Zannederim AbdulkadirDuru’nun bağlıları idi ve Özden diye de bir periyodik gazete de
neşrediyorlardı. Şimdi ise ‘Özdenciler’ kayboldu veya azaldılar. Ama
İslâmî camiada dindarlık illet ve hastalıklarından birisi olan
‘Bizdenciler’ türedi. Artık aramızda bizdenciler dolaşıyor. Maalesef bu
bizdencilik hastalığı Türkiye’de yap-boz ekonomisini türetmiştir. Bu
bir eski hastalıktır, ama sonunda dindar kesimlere de bulaşmıştır.
Yap-boz ekonomisi, ahbab-çavuş ilişkisi, rant kardeşliğini
intaç etmiştir. Kısaca bu kavramın tarifinde şunları söylemek
mümkündür: “Ahlâkî bizdencilik yerine, çıkar bizdenciliğinin ikame
edilmesi.” Zümrecilik, yani başbakanın tercih ettiği tabirle, oligarşi
iktidarı. Veya buna kısaca rant kardeşiliği diyoruz. İbni Haldun’un
ifadesiyle “bu bir yeni asabiye” türüdür. Batılılar buna ‘inner circle’
diyorlar. Araplar da bunun karşlığında ‘mahsubiyye’ kavramını
kullanıyorlar. Dindarlık, özünü kaybederse geride tortusu kalır. Bu
tortu da mahsubiyye denilen kayırmacılıktır. Bunun farklı anlamlarından
birisi de nepotizmdir. Dindarlık ruhunu ve özünü kaybettiği nisbette
asabiyeye dönüşür ve rant kardeşliği halini alır. İbni Haldun’un da
ifade ettiği gibi, dindarlıkta asabiyet vardır. Bu hadis-i şeriflerde
ifade edilen müsbet ve pozitif taraftarlıktır. Bu negatif, yani
meşrûiyat alanı dışında geliştiğinde, anlamını kaybeder. Mahzurlu
alanda deveran eden asabiyet, cahiliyet asabiyetidir. İslâm ruhundan
koptuğu oranda, bu asabiyet cahilîleşir. Dindarlıkta müsbet asabiyet
vardır, ama asabiyette dindarlık yoktur. Öteden beri bilinen dindarlık
hastalıkları vardır.
Gazali, İhya-u Ulum gibi kitaplarında bunlara teşhis
koymuştur. Keza tasavvufun şatahatı veya hastalıkları vardır ki, İbni
Cevzî gibiler de buna teşhis koymuşlardır. Keza diğer alanlarında
kendilerine göre hastalıkları vardır. Kelâm da buna dahildir.
Dolayısıyla her mesleğin illetleri olabilir. İşte bunlara karşı uyanık
ve tedbirli olmak zorundayız. Bu anlamda, asrımızın illetlerinden
birisi de yolsuzluktur ve bunun iç dairede yapılmasına rant asabiyeti
veya kardeşliği diyoruz. Dindarlığınızı veya ideallerinizi
kaybettiğinizde geriye kalacak tortu paylaşma güdüsüdür. Yani “yeşil
kanunu”dur. Bu da yozlaşmayı tetikler ve kalkınmayı öteler. Bundan
dolayı Türkiye’nin kalkınması idealist nesillere vabestedir. Ama artık
siyaset idealizmi tükettiği gibi, tükenen idealizm toplumu dahi
kemirmektedir. Bu açıdan ‘AKP dindarların son şansıdır’ diyenler, büyük
bir yanılgı içindedirler. Bu bakış açısı sonumuzu getirebilir veya
toplumun da sonu olabilir. Toplum ideallerini kaybederse çöker.
Hedonizm belâsına müptelâ olur.
***
2007 sonlarında bir dost meclisinde bunları müzakere ederken,
AKP’nin kuruluşuna dâvetli olan arkadaşlardan birisi, onlardan tanınmış
birisinin sözlerini nakletti: “Abramowitz ile anlaştık. Artık bundan
böyle dine vurguda bulunmayacağız...” Bu mücerret bir nakil; doğru da
olabilir, yanlış da. Nakilin garazı da olabilir. Sağlaması
icraatlardır. Bununla birlikte, mevcut yönetimin iyi niyetli olduğunu
farzetsek bile, kayyumiyet sırrına mazhar olan ve dünyada şahitlik
makamında son ümmet olan Müslümanların kendileri içinden de çıksa
bünyelerinden de gelse, iktidarların yanlışlarını yapıcı tarzda
eleştirmelidir.
Bu Müslüman kitleler nezdinde bir farz-ı kifayedir. Aksi
takdirde, eleştiri olmazsa bütün yapılanlar sevap kategorisinde görülür
ve yozlaşmanın önünü alamayız. Bu bağlamda, Ahmet Akbaş adlı bir okurum
da bu hususta yaptığımız eleştirilerin çok isabetli olduğunu
söylemektedir. AKP’nin evrimleştirme çizgisinin, yavaş yavaş ısıtılan
ve kızartılan kurbağa misaline benzediğini ve kurbağanın ısındıkça
gevşediğini, ama sonunda bu gevşemenin sonunu da getirdiğini
hatırlatıyor. Bu sonunu getirme, AKP ile sınırlı olmayıp, toplum
katmanlarıyla da alâkalıdır. Bundan dolayı, muhtemel tehlikesi çok
büyüktür. Ahmet Akbaş da yine dost meclisindeki arkadaşlar gibi, İslâmî
camianın yanlışlar konusunda lâl-u ebkem kesilmesinin ve sessiz
kalmasının, duvar kesilmesinin sırrını çözemediğini ve ilerideki
nesillerin bizi bu yüzden muaheze edeceğini söylemektedir. Gerçekten de
bu noktada, ‘hamiyet erbabı kalmamıştır’ diyemesek bile, azalmıştır. Bu
da bir zaafiyettir ve dindarlık hastalığının sadece iktidar partilerini
değil, müşahit sıfatındaki seyircileri de, yani toplumu da kavradığını
görmekteyiz. Sözgelimi, Bush’un hatası tek başına Bush’un hatası
değildir. Maliyeti bütün Amerikalılaradır. Bundan dolayı, profesyonel
değil, ama sağlıklı bir muhalefet yapılmalıdır.
***
Ben ‘Bizdencilik’ hastalığını sadece bizimle kaim sanırdım.
Şarku’l Avsat gazetesinde bir makaleyi okuyunca fikirlerim değişti,
altüst oldu. “İran’ın karmaşık rejiminde şifre kelime ‘hudi” başlıklı
makale, bizim hastalığımızın İran dinî idaresinde de yaşadığını bütün
çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Hudi hastalığı ‘bizden biri’
hastalığıdır. ‘O bizden biri’ şarkısında olduğu gibi, ‘bizden biri’
ifadesi ‘açıl susam açıl’ gibi rant kardeşliğinin şifresidir.
Kayırmacılık, yani Arapların deyimiyle mahsubiyye. Buru Daragahi adlı
yazar, bu hastalığın Rehber Hamaney’in yetkilerini bile felç ettiğini
söylüyor.
Sözgelimi, özellikle bizdenciliğin yaygın olduğu devlet
kurumlarının (KİT’ler) özelleştirilmesi talimatı, bir iki yıldan beri
aşağı kademeler (bürokrasi) tarafından savsaklanıyormuş. Bizde
özelleştirme ile yandaşlara peşkeş çekme ile onlarda elde tutarak
yandaşları kadrolara alma arasında pek bir fark bulunmuyor. Gerçekten
de ilkesizlik nedeniyle yozlaşma arttıkça, ülkelerin yönetimi de
zorlaşır. Talimatlar aşağılara inmez olur. Ara süzgeçlerde takılır. İç
çekirdek ve iç dayanışma ağına takılır ve çıkar gruplarının süzgecinden
geri döner. Böylece ülkenin kalkınması heba olur.
Keşke bu geniş makale, Şarku’l Avsat gazetesi sütunlarından
çevrilse de içimize biraz daha ışık tutsa. Ama yanlış anlaşılmasın,
bunlar din değil, dindarlık hastalıklarıdır. Dolayısıyla bu bizdencilik
hastalığını derhal terk etmeli ve onun yerine keyfiyete ve ahlâka ve
dürüstüğe dayalı yepyeni bir asabiyet/bağlılık şekli geliştirmeliyiz.
Aksi takdirde, bu çığır hepimizin sonu olur. İşte İran’ın geldiği
nokta. Yazar, “İran’ı kim yönetiyor?” sorusuna şu karşılığı veriyor:
“Hem herkes, hem de hiç kimse”... Yani idarî kaos ortamı var. Ahlâkı ve
hukuku üstün tutanlar her zaman bizdendir. Bizdencilerden olmasalar
bile... Çıkar ortaklığına sapanlar ise, cahiliyet asabiyesinin
üyeleridir. Adları ne olursa olsun...
www.Yeniasya.com.tr
|