Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

MustafaÖzcan.com

 

Ana Sayfa

Güncel Yazilar

Kitaplar

Röportaj

Fikir Köşesi

Ziyaretci Defteri

Biyografi

İletişim

 

 

Mustafa Özcan

 

 

Türkler ve Ehl-i sünnet

Türkler İslamiyet dairesinde Araplardan sonra ikinci sıradaki seçilmiş millettir. Ve  İran ve Hindistan gibi bölgelerde Arap hakimiyeti ancak onlarca yıl devam ederken Hindistan'da Türk hakimiyeti 850 yıl ve İran'da yaklaşık bin yıl sürmüştür. Şunu unutmamak lazım ki, İran'daki Türk hakimiyeti Anadolu'daki Türk hakimiyetinden eski ve kadimdir. Yine Arap beldelerindeki Türk varlığı da  Abbasilerle birlikte başlamış ve Samarra Türk askerine tahsis edilmiştir ve bu itibarla, Türklerin Arabistan'daki varlığı da Anadolu'dan eskidir. Fakat hiçbiri Anadolu kadar Türk yurdu olmamıştır. Türkler Anadolu'nun dışında göç ettikleri yerlerde adeta misafir statüsünde kalmışlar ve Anadolu ise onların nazarında anayurt ve anavatan olmuştur. Din bağlamında Türklerin misyonu ve vizyonu İslamiyet dairesindedir. İslamiyet dahilinde de Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat dairesindedir. İslamiyet dairesi dışında kalan Bulgarlar, Macarlar ve Finler gibi Türki milletler zamanla ırki ve kavmi kimliklerini de kaybetmişlerdir. Gayri Müslim Türkler arasında Slav ırkları veya Anglo Saksonlar gibi bir milli bağ ve dayanışma da husule gelmemiştir. İslam dışında Türkler kimliklerini nasıl kaybetmişlerse İslam içinde de Ehl-i Sünnet dairesi dışında kalan Türkler zamanla kendilerine yabancılaşmışlar ve başka milletlerin boyunduruğuna girmişler veya kimliğine bürünmüşler veya en azından silikleşmişlerdir. Sözgelimi, Alevilik anlayışı meşrep olarak Şiiliğin içinde Türkmen oymakları da Fars kültürü  ve ırkı içinde erimişler veya belirsiz hale gelmişlerdir. Dini veya meşrebi kimliklerini İsna Aşeriye mezhebi içinde etnik kimliklerini de Farisi unsur içinde kaybetmişlerdir. Sözgelimi, İran'da Hazar kıyısındaki Sünni Türkmen boyları etnik ve mezhebi kimliklerini veya çifte aidiyetlerini muhafaza ederken Şah İsmail Hatayi'ye katılan ve Anadolu'yu terk eden Alevi Türkmenlerin ne Türk kimliği ne de Alevi kimliği kalabilmiştir. Dolayısıyla Yavuz sonrasında Anadolu'dan göç eden Kızılbaş taifesinin yerinde bugün yeller esmektedir. Yad-ı mazi haline gelmişlerdir.

 

Şah İsmail ile birlikte İran'a giden Türkmen-Kızılbaş kitleleri bir buçuk yüzyıl içinde Şiileşme devresinde Şiileşmişler ve eski kimliklerinden ne bir ad ne de bir eser kalmıştır. Tamamen değişmişler ve dönüşmüşlerdir. Şiileşme devresinde kendilerini sakınamadıkları için Safevi devletinin dini siyaseti olan Şiileştirme projesi içinde kaynayıp gitmişlerdir. Buna mukabil Anadolu'daki Aleviler ise devlete mesafeli olduklarından ve kendilerini azami derecede sakındıklarından diri kalmışlar ve kimliklerini muhafaza etmişlerdir. Elbette ki burada kimliklerine müspet veya menfi bir atıf yapmak yerine vakıayı tartışıyoruz. Kızılbaş kitleler kendilerini Safevilerden ve Şiileştirme siyasetinden sakınamadıkları için Şiilik dairesinde ve kitlesi içinde eriyip gitmişlerdir. Safevi devletinin politikası sonucu Şah İsmail ile birlikte İran'a akın eden ve göç eden Kızılbaş kitleleri kendiliğinden ve gönüllü bir biçimde Şiileştirme politikası içinde eriyip giderken Sünni kitleler de zorla ve kılıç zoruyla Şiileştirilmiştir. Halbuki Anadolu'da böyle bir şey mevzubahis olmamıştır. Alevi kaynakları da bunu doğrulamaktadır.  (http://www.aleviweb.com/forum/archive/index.php/t-307.html  Özen Türk/ 09.03.2006, 18:52/BİR TÜRK BÜYÜĞÜ-ŞAH İSMAİL HATAYİ).

 

 Demek ki tarih tahrif edenlerin anlattığı gibi değil. Taha Akyol'un Mezhep ve Devrim adlı kitabında da belirttiği gibi kurucu insan kaynağı olan Türkmen unsuru ve Kızılbaş kitleler devletleşme ve kurumsallaşma aşamasında gözden düşmüş ve yerlerini Farisi unsurlar almıştır. Kurumsallaşma ve Şiileştirme aşamasında tek kelime ile kimlik olarak tasfiyeye uğramışlardır. Bu tarihi vetireyi objektif olarak düşündükten sonra şöyle bir muhakeme yürütmek mümkün olur zannederim : Acaba Kızılbaş kitlelerinin arkasından sürüklendikleri Şah İsmail mi Alevilik açısından kalıcı tahribatlar yapmış yoksa nefret ettikleri Yavuz Sultan selim an mı ?  Nefret ve sevgi gözü kör olduğundan dolayı belki gönle söz dinletmek zordur lakin gerçekler de ortadadır. Bu açıdan Aleviler bu perspektiften de tarihle yüzleşmek zorundadırlar. Mezhep sistematiğinde eklektik olan Alevilik düşüncesi adeta Şiilikle karşılaştığında kar gibi erimiştir. Bundan dolayı İran örneğini dikkate alarak Alevi kitlelerin Türkiye'deki çoğunlukla ilişkilerini bu tarihi perspektife göre yeniden ayarlamaları ve değerlendirmeleri gerekir. Bu bir hakperestlik nişanesi  ve tarihi yanlışın düzeltilmesi de olacaktır. Türklerin Ehl-i Sünnete hizmetlerine gelince saymakla bitmez. Şiilik tehlikesini ilk fark eden ve önlem alan genelde Türkler olmuştur. Basasiri' ve Büveyhilerin karşısına Tuğrul Bey çıkmıştır ve Basasiri de yine  teşeyyü etmiş bir Türktür. Fatimilerin hakkından gelen de yine Zengiler ve Zengilerin devamı olan Selahaddin Eyyübi'dir. Şah İsmail tehlikesini bertaraf etmek de yine Yavuz Sultan Selim'e düşmüştür. Kadim bir şairin dediği gibi :" Türkler öyle bir kavimdir ki zehirleri de panzehirleri ed kendilerindendir… " Tarihin mübarezesinde Hulagu'nun karşısına Muzaffer Kutz ve Baybars çıkmıştır ve vaktiyle İslam'ın son kalesi olan Mısır'ı savunarak Moğolların sonlarını hazırlamışlardır. Aynu'l Calut Moğolların sonunun başlangıcı olmuştur. Türkiye İslam dünyasının küresel gücü Türkler de Ehl-i Sünnetin omurgası ve gözbebeğidir.

 

SAMİMİYET VE HAKİKAT 

 

 Zafer Özen ismindeki bir arkadaş Ahmedinejad'ın BM Genelkurul'unda konuşmasını izlemiş ve ağladığını müşahade etmiş ve bu müşahedatından yola çıkarak  hazretin samimiyetine inanmış. Elbette kalbi duygularını bilmemiz mümkün değil. Kalbini yarıp içine nufuz edebilecek ve dolayısıyla samimiyetini ölçebilecek kriterlerimiz yok. Lakin samimiyet bir ölçü veya değer olmayıp değere sadakattir. Ya da değerler cevher ise samimiyet araz hükmündedir. Dolayosıyla araz cevhere tabidir yoksa cevher araza değil.  Bu itibarla, samimiyetinden ziyade neye samimi olduğuna bakmamız lazımdır.  Samimi bile olsa Ahmedinejad'ı samimiyeti değil inandığı ve riayet ettiği ölçüler kurtaracaktır. Değerlendirme de buna göre yapılacaktır. Binaenaleyh, bizi evvelemirde ilgilendiren onun hangi ölçüye ve kıstasa ve bürhana tabi olduğudur. İkinci olarak, bu ölçüler ve kıstaslar muvacehesine bize nasıl baktığıdır? Ancak bunlardan sonra Nejad'ı ölçüye sadakatinden ve ihlasından dolayı değerlendirebiliriz. Ölçü eşleştirmesi yapabilirsek Nejad'ın ağlaması bizim için anlamlı olabilir.  Aksi takdirde, kendi değerlerine sadakati bizi de yoldan çıkaracak bir imtihan vesilesi olabilecektir. Zafer Özen adlı arkadaşımız Nejad'la ilgili müşahedatını ve kaanatını aktardıktan sonra bana dönüp :" Bu durumda samimiyetinden şüphe edebilir misiniz ? diye sordu. Ne cevap verebilirdim. Elmayı armutla eşleştirmek gibi bir durum. Yani mugalatacı bir soru.  Ben de muhatabıma şöyle cevap verdim :" Samimiyetinden şüphe edemem. Zira muttali olabileceğim bir husus değil. Ama hangi prensibe samimiyet gösteriyor benim için mühim olan husus o'dur. Şüphe etmek benim görevim değil. Beni alakadar eden onun benimle ve değerlerimle alakalı bakış açısıdır….Onun bakış açısını tayin eden husus ise dayandığı değerlerdir. Nejad'ın temsil ettiği değerler de bellidir…"

 

 Bu anlamda 11-12 Ekim 2008'de Holiday Inn (Havaalanı)'de yapılan Aliya Sempozyumunda konuşan Hüseyin Hatemi de Aliya İzzetbegoviç'i anlatırken gözyaşlarına boğuldu. Kendisine hakim olamadı.  Bosna'ya gittiklerinde eşi Kezban Hatemi'nin de Aliya'nın ellerine sarıldığını ve gözyaşlarına boğulduğunu dile getirdi. Şiiler genel olarak Ehl-i Beyt mensuplarının kabirlerinin etrafında ve yine Ehl-i Beyt mensupları anıldığında teessürlerine hakim olamazlar. Ağlamak samimiyet nişanesi ve bununla alakalı hissi bir boyuttur. Lakin bazıları kaybettiği birisi için ağlarken bazısı da sevgilisi için ağlar. Dolayısıyla ağlamak ağlanılan şeyin kıymeti oranında değerlenir. Binaenaleyh hissi boyutun veya ağlamanın uğrunda ağlananların değeriyle doğrudan bir münasebeti ve alakası yoktur. Bazıları da sinir sistemindeki arızadan dolayı ağlayabilir.

  Bazılarımızın ağlamadan yola çıkarak bir iltibasa ulaşması şaşılacak bir durumdur ve doğrudan Müslüman kitlelerin muhakeme bozukluğuna delalet etmektedir..

 

 Meseleyi daha da açmak için bu noktada bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Baba Bush'un iktidar yıllarıydı. Zannederim 1991 veya 1992 senesi olmalıydı. Zaman gazetesinde idim ve Mustafa Başarı yayın yönetmenimiz idi. Teleksler vasıtasıyla önümüze ajanslardan bir haber damlamıştı. Haberin konusu şuydu : Bush da sulu göz çıkmıştı. Artık Irak'ı bombardımana tabi tutmasından dolayı mıdır nedir  timsah gözyaşı döküyordu. Bilinmez ama o da guya yufka yürük çıkmıştı. Veya nedense gözyaşlarını zapt edemiyordu. Mustafa Başarı haber toplantısında bana bu haberi hatırlatarak :" Hocaefendi haberden alındı bereket haber başka gazetelerde de yayınlandı. Aksi taktirde senin kötü niyetine yoracaktı.." demişti. Demek ki Hocaefendi Bush'la aynı kimyadan olmaktan ürktü ve böyle bir refleks gösterdi. Demek ki, sözkonusu haberi yayınlamamak onlar açısından daha isabetli olurdu. Neyse!

Demek ki ağlamak tek başına bir değer değil Ulema haya ve utanmayı garizi ve şer'i olarak ikiye ayırmıştır.  Şer-i şerifin ölçüsünü belirlediği sınırların dışında fazla utanmak meziyet veya fazilet değildir. Ağlamak da böyledir. Elbette günahlarından pişmanlık nedeniyle ve kalbin yumuşaması nedeniyle ağlamak iyidir. Vucudun terleyerek toksitlerden kurtulmasına benzer. Ağlamak da manevi toksinleri yani günahları yıkar ve yakar. Bunda şüphe yoktur. Ama ağlama çeşit çeşittir. Bazıları zaaftandır. Bazıları öfkedendir bazıları da Allah korkusundandır. İnsanlar kederlerinden de sevinçlerinden de ağlarlar. Ağlama çeşitlerine göre gözyaşları da değişir. Kah sıcak kah soğuk akar. Dolayısıyla ağlamak sağlık işareti olduğu gibi patalojik bir vakıanın ürünü de olabilir. Öfke nöbetlerinde olduğu gibi. Bazı hayvan severler de hayvanların en küçük hastalığından dolayı elem duyarlar. Ama bunu bir beni adem için yapmazlar. Dolayısıyla ağlamak samimiyetin ölçüsü olabilir ama burada samimiyet kadar samimiyete konu olan şey de önemlidir. Zarf mazruf ilişkisi. 

 
 

 

 

 

 

 

 

Güncel Kitap

İslamın Papa'ya Cevabı

Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

 

 

 

 

 

Kitap

Siyaset ve Itidal

 

Siyaset ve İtidal

“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir,” denmiştir. Gerçekten de başarının iki sırrı ve anahtarı var. Birisi ihlas ve samimiyet, diğeri de doğru yöntemdir. Bugüne kadar tökezlememizin sebeplerinden birisi yanlış yöntemde ısrardır. Söz gelimi, İslam, ahkamı ve esasları itibarıyla kapsamlı ama usulü ve yöntemi itibarıyla tedricîdir. Dolayısıyla uygulanması hikmet gerektirir.

Aktuel makaleler

Mustafa Özcan

Geleceği keşfedenler

Mustafa Özcan

Zirveleri devirmek

Mustafa Özcan

Bizdenciler!

 
Mustafa Özcan
İlk direnişci
 
Mustafa Özcan

Dostun attığı gül...  

 
Mustafa Özcan

Kayıp hakikatın peşinde..

 
Mustafa Özcan

Özgürlük takıntısı

 
Mustafa Özcan
Brown`u cepheye sürmek
 
Mustafa Özcan

Gates hayal görüyor

 
Mustafa Özcan

Diyarı evlad-ı fatihandan diaspora Türklerine

   
Mustafa Özcan

Bilderberg

 
Mustafa Özcan

Geylani Türbesine saldırı

   
Mustafa Özcan

Kozmetik sistem

   
Mustafa Özcan

Şükran ve minnet

 
Mustafa Özcan

İslam'ın altıncı şartı

 
Mustafa Özcan

Acemi

 

EMAiL

Copyright ©  2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

Yenibosna İstanbul Türkiye