|
Türkler ve Ehl-i sünnet
Türkler İslamiyet dairesinde Araplardan sonra ikinci sıradaki seçilmiş millettir. Ve İran
ve Hindistan gibi bölgelerde Arap hakimiyeti ancak onlarca yıl devam
ederken Hindistan'da Türk hakimiyeti 850 yıl ve İran'da yaklaşık bin
yıl sürmüştür. Şunu unutmamak lazım ki, İran'daki Türk hakimiyeti
Anadolu'daki Türk hakimiyetinden eski ve kadimdir. Yine Arap
beldelerindeki Türk varlığı da Abbasilerle
birlikte başlamış ve Samarra Türk askerine tahsis edilmiştir ve bu
itibarla, Türklerin Arabistan'daki varlığı da Anadolu'dan eskidir.
Fakat hiçbiri Anadolu kadar Türk yurdu olmamıştır. Türkler Anadolu'nun
dışında göç ettikleri yerlerde adeta misafir statüsünde kalmışlar ve
Anadolu ise onların nazarında anayurt ve anavatan olmuştur. Din
bağlamında Türklerin misyonu ve vizyonu İslamiyet dairesindedir.
İslamiyet dahilinde de Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat dairesindedir.
İslamiyet dairesi dışında kalan Bulgarlar, Macarlar ve Finler gibi
Türki milletler zamanla ırki ve kavmi kimliklerini de kaybetmişlerdir.
Gayri Müslim Türkler arasında Slav ırkları veya Anglo Saksonlar gibi
bir milli bağ ve dayanışma da husule gelmemiştir. İslam dışında Türkler
kimliklerini nasıl kaybetmişlerse İslam içinde de Ehl-i Sünnet dairesi
dışında kalan Türkler zamanla kendilerine yabancılaşmışlar ve başka
milletlerin boyunduruğuna girmişler veya kimliğine bürünmüşler veya en
azından silikleşmişlerdir. Sözgelimi, Alevilik anlayışı meşrep olarak
Şiiliğin içinde Türkmen oymakları da Fars kültürü ve
ırkı içinde erimişler veya belirsiz hale gelmişlerdir. Dini veya
meşrebi kimliklerini İsna Aşeriye mezhebi içinde etnik kimliklerini de
Farisi unsur içinde kaybetmişlerdir. Sözgelimi, İran'da Hazar
kıyısındaki Sünni Türkmen boyları etnik ve mezhebi kimliklerini veya
çifte aidiyetlerini muhafaza ederken Şah İsmail Hatayi'ye katılan ve
Anadolu'yu terk eden Alevi Türkmenlerin ne Türk kimliği ne de Alevi
kimliği kalabilmiştir. Dolayısıyla Yavuz sonrasında Anadolu'dan göç
eden Kızılbaş taifesinin yerinde bugün yeller esmektedir. Yad-ı mazi
haline gelmişlerdir.
Şah
İsmail ile birlikte İran'a giden Türkmen-Kızılbaş kitleleri bir buçuk
yüzyıl içinde Şiileşme devresinde Şiileşmişler ve eski kimliklerinden
ne bir ad ne de bir eser kalmıştır. Tamamen değişmişler ve
dönüşmüşlerdir. Şiileşme devresinde kendilerini sakınamadıkları için
Safevi devletinin dini siyaseti olan Şiileştirme projesi içinde
kaynayıp gitmişlerdir. Buna mukabil Anadolu'daki Aleviler ise devlete
mesafeli olduklarından ve kendilerini azami derecede sakındıklarından
diri kalmışlar ve kimliklerini muhafaza etmişlerdir. Elbette ki burada
kimliklerine müspet veya menfi bir atıf yapmak yerine vakıayı
tartışıyoruz. Kızılbaş kitleler kendilerini Safevilerden ve Şiileştirme
siyasetinden sakınamadıkları için Şiilik dairesinde ve kitlesi içinde
eriyip gitmişlerdir. Safevi devletinin politikası sonucu Şah İsmail ile
birlikte İran'a akın eden ve göç eden Kızılbaş kitleleri kendiliğinden
ve gönüllü bir biçimde Şiileştirme politikası içinde eriyip giderken
Sünni kitleler de zorla ve kılıç zoruyla Şiileştirilmiştir. Halbuki
Anadolu'da böyle bir şey mevzubahis olmamıştır. Alevi kaynakları da
bunu doğrulamaktadır. (http://www.aleviweb.com/forum/archive/index.php/t-307.html Özen Türk/ 09.03.2006, 18:52/BİR TÜRK BÜYÜĞÜ-ŞAH İSMAİL HATAYİ).
Demek
ki tarih tahrif edenlerin anlattığı gibi değil. Taha Akyol'un Mezhep ve
Devrim adlı kitabında da belirttiği gibi kurucu insan kaynağı olan
Türkmen unsuru ve Kızılbaş kitleler devletleşme ve kurumsallaşma
aşamasında gözden düşmüş ve yerlerini Farisi unsurlar almıştır.
Kurumsallaşma ve Şiileştirme aşamasında tek kelime ile kimlik olarak
tasfiyeye uğramışlardır. Bu tarihi vetireyi objektif olarak düşündükten
sonra şöyle bir muhakeme yürütmek mümkün olur zannederim : Acaba
Kızılbaş kitlelerinin arkasından sürüklendikleri Şah İsmail mi Alevilik
açısından kalıcı tahribatlar yapmış yoksa nefret ettikleri Yavuz Sultan
selim an mı ? Nefret ve sevgi gözü kör
olduğundan dolayı belki gönle söz dinletmek zordur lakin gerçekler de
ortadadır. Bu açıdan Aleviler bu perspektiften de tarihle yüzleşmek
zorundadırlar. Mezhep sistematiğinde eklektik olan Alevilik düşüncesi
adeta Şiilikle karşılaştığında kar gibi erimiştir. Bundan dolayı İran
örneğini dikkate alarak Alevi kitlelerin Türkiye'deki çoğunlukla
ilişkilerini bu tarihi perspektife göre yeniden ayarlamaları ve
değerlendirmeleri gerekir. Bu bir hakperestlik nişanesi ve
tarihi yanlışın düzeltilmesi de olacaktır. Türklerin Ehl-i Sünnete
hizmetlerine gelince saymakla bitmez. Şiilik tehlikesini ilk fark eden
ve önlem alan genelde Türkler olmuştur. Basasiri' ve Büveyhilerin
karşısına Tuğrul Bey çıkmıştır ve Basasiri de yine teşeyyü
etmiş bir Türktür. Fatimilerin hakkından gelen de yine Zengiler ve
Zengilerin devamı olan Selahaddin Eyyübi'dir. Şah İsmail tehlikesini
bertaraf etmek de yine Yavuz Sultan Selim'e düşmüştür. Kadim bir şairin
dediği gibi :" Türkler öyle bir kavimdir ki zehirleri de panzehirleri
ed kendilerindendir… " Tarihin mübarezesinde Hulagu'nun karşısına
Muzaffer Kutz ve Baybars çıkmıştır ve vaktiyle İslam'ın son kalesi olan
Mısır'ı savunarak Moğolların sonlarını hazırlamışlardır. Aynu'l Calut
Moğolların sonunun başlangıcı olmuştur. Türkiye İslam dünyasının
küresel gücü Türkler de Ehl-i Sünnetin omurgası ve gözbebeğidir.
SAMİMİYET VE HAKİKAT
Zafer
Özen ismindeki bir arkadaş Ahmedinejad'ın BM Genelkurul'unda
konuşmasını izlemiş ve ağladığını müşahade etmiş ve bu müşahedatından
yola çıkarak hazretin samimiyetine inanmış.
Elbette kalbi duygularını bilmemiz mümkün değil. Kalbini yarıp içine
nufuz edebilecek ve dolayısıyla samimiyetini ölçebilecek kriterlerimiz
yok. Lakin samimiyet bir ölçü veya değer olmayıp değere sadakattir. Ya
da değerler cevher ise samimiyet araz hükmündedir. Dolayosıyla araz
cevhere tabidir yoksa cevher araza değil. Bu itibarla, samimiyetinden ziyade neye samimi olduğuna bakmamız lazımdır. Samimi
bile olsa Ahmedinejad'ı samimiyeti değil inandığı ve riayet ettiği
ölçüler kurtaracaktır. Değerlendirme de buna göre yapılacaktır.
Binaenaleyh, bizi evvelemirde ilgilendiren onun hangi ölçüye ve kıstasa
ve bürhana tabi olduğudur. İkinci olarak, bu ölçüler ve kıstaslar
muvacehesine bize nasıl baktığıdır? Ancak bunlardan sonra Nejad'ı
ölçüye sadakatinden ve ihlasından dolayı değerlendirebiliriz. Ölçü
eşleştirmesi yapabilirsek Nejad'ın ağlaması bizim için anlamlı olabilir. Aksi
takdirde, kendi değerlerine sadakati bizi de yoldan çıkaracak bir
imtihan vesilesi olabilecektir. Zafer Özen adlı arkadaşımız Nejad'la
ilgili müşahedatını ve kaanatını aktardıktan sonra bana dönüp :" Bu
durumda samimiyetinden şüphe edebilir misiniz ? diye sordu. Ne cevap
verebilirdim. Elmayı armutla eşleştirmek gibi bir durum. Yani
mugalatacı bir soru. Ben de muhatabıma şöyle
cevap verdim :" Samimiyetinden şüphe edemem. Zira muttali olabileceğim
bir husus değil. Ama hangi prensibe samimiyet gösteriyor benim için
mühim olan husus o'dur. Şüphe etmek benim görevim değil. Beni alakadar
eden onun benimle ve değerlerimle alakalı bakış açısıdır….Onun bakış
açısını tayin eden husus ise dayandığı değerlerdir. Nejad'ın temsil
ettiği değerler de bellidir…"
Bu
anlamda 11-12 Ekim 2008'de Holiday Inn (Havaalanı)'de yapılan Aliya
Sempozyumunda konuşan Hüseyin Hatemi de Aliya İzzetbegoviç'i anlatırken
gözyaşlarına boğuldu. Kendisine hakim olamadı. Bosna'ya
gittiklerinde eşi Kezban Hatemi'nin de Aliya'nın ellerine sarıldığını
ve gözyaşlarına boğulduğunu dile getirdi. Şiiler genel olarak Ehl-i
Beyt mensuplarının kabirlerinin etrafında ve yine Ehl-i Beyt mensupları
anıldığında teessürlerine hakim olamazlar. Ağlamak samimiyet nişanesi
ve bununla alakalı hissi bir boyuttur. Lakin bazıları kaybettiği birisi
için ağlarken bazısı da sevgilisi için ağlar. Dolayısıyla ağlamak
ağlanılan şeyin kıymeti oranında değerlenir. Binaenaleyh hissi boyutun
veya ağlamanın uğrunda ağlananların değeriyle doğrudan bir münasebeti
ve alakası yoktur. Bazıları da sinir sistemindeki arızadan dolayı
ağlayabilir.
Bazılarımızın
ağlamadan yola çıkarak bir iltibasa ulaşması şaşılacak bir durumdur ve
doğrudan Müslüman kitlelerin muhakeme bozukluğuna delalet etmektedir..
Meseleyi
daha da açmak için bu noktada bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Baba
Bush'un iktidar yıllarıydı. Zannederim 1991 veya 1992 senesi olmalıydı.
Zaman gazetesinde idim ve Mustafa Başarı yayın yönetmenimiz idi.
Teleksler vasıtasıyla önümüze ajanslardan bir haber damlamıştı. Haberin
konusu şuydu : Bush da sulu göz çıkmıştı. Artık Irak'ı bombardımana
tabi tutmasından dolayı mıdır nedir timsah
gözyaşı döküyordu. Bilinmez ama o da guya yufka yürük çıkmıştı. Veya
nedense gözyaşlarını zapt edemiyordu. Mustafa Başarı haber
toplantısında bana bu haberi hatırlatarak :" Hocaefendi haberden alındı
bereket haber başka gazetelerde de yayınlandı. Aksi taktirde senin kötü
niyetine yoracaktı.." demişti. Demek ki Hocaefendi Bush'la aynı
kimyadan olmaktan ürktü ve böyle bir refleks gösterdi. Demek ki,
sözkonusu haberi yayınlamamak onlar açısından daha isabetli olurdu.
Neyse!
Demek ki ağlamak tek başına bir değer değil Ulema haya ve utanmayı garizi ve şer'i olarak ikiye ayırmıştır. Şer-i
şerifin ölçüsünü belirlediği sınırların dışında fazla utanmak meziyet
veya fazilet değildir. Ağlamak da böyledir. Elbette günahlarından
pişmanlık nedeniyle ve kalbin yumuşaması nedeniyle ağlamak iyidir.
Vucudun terleyerek toksitlerden kurtulmasına benzer. Ağlamak da manevi
toksinleri yani günahları yıkar ve yakar. Bunda şüphe yoktur. Ama
ağlama çeşit çeşittir. Bazıları zaaftandır. Bazıları öfkedendir
bazıları da Allah korkusundandır. İnsanlar kederlerinden de
sevinçlerinden de ağlarlar. Ağlama çeşitlerine göre gözyaşları da
değişir. Kah sıcak kah soğuk akar. Dolayısıyla ağlamak sağlık işareti
olduğu gibi patalojik bir vakıanın ürünü de olabilir. Öfke nöbetlerinde
olduğu gibi. Bazı hayvan severler de hayvanların en küçük hastalığından
dolayı elem duyarlar. Ama bunu bir beni adem için yapmazlar.
Dolayısıyla ağlamak samimiyetin ölçüsü olabilir ama burada samimiyet
kadar samimiyete konu olan şey de önemlidir. Zarf mazruf ilişkisi.
|