Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

MustafaÖzcan.com

 

Ana Sayfa

Güncel Yazilar

Kitaplar

Röportaj

Fikir Köşesi

Ziyaretci Defteri

Biyografi

İletişim

 

 

Mustafa Özcan

 

 

Teşeyyü karşısında  Kardavi'nin duruşu

Ahirzamanda kavramlar maklup halde kullanılıyor. Arsızlık cesaret oluyor. İçki ve kumar, adları değiştirilerek işleniyor. Fitne de böyle. Buna dair en çarpıcı örneklerden biri geçtiğimiz aylarda akamete uğrayan Hizbullah yetkilisi İbrahim Emin Seyyid ile Lübnanlı Selefilerin alt gruplarından birini temsil eden Hasan Şehhal arasında varılan anlayış birliği idi. Basın yayın organlarında bu uzlaşma arayışı 'mezhepçilik fitnesinin gömülmesi' olarak takdim edildi. Halbuki tam tersi bu Hizbullah ve onu destekleyen kesimler açısından  Selefilik içine bir sızma en azından hareketi yarma girişimiydi ve bunun tutması hareket içinde yeni bir kutuplaşmanın fitili ateşleyecekti. Asıl fitne de bu olmalıydı ve kararlılıkla beşiğinde yok edilmiştir. Asıl fitne Selefiler arasına ayrılık tohumlarının ekilmesi ve Hizbullah'ın Beyrut'ta yaptıklarına meşruiyet sağlamak için selefilerin içine sızılması ve birine karşı ötekini kullanma planıdır. Nitekim, Yusuf  Kardavi bilahare El Mısri el Yevm'e asıl fitnenin teşeyyü dalgası ve Sünni kesimlere takiyye üzerinden sızma planları olduğunu beyan etmiştir. Öyleyse fitne Hizbullah ile Hasan Şehhal'ın temsil ettiği grubun diğer ana grupların haberi olmadan bir araya gelmesi ve küçük grubun ana gövdeden ayrıştırılması gayretleridir. Sünni kesimlerde siyasi merciiyyet ve temsil sorunu olduğundan dolayı teşeyyü karşısına kolay av ve lokma olabilmektedirler. Teşeyyü tehlikesine işaret etmesine ve bunun bir vakıa olduğunu kabul yetmesine rağmen Fethi Yeken'in, İran-Suriye mihveriyle yakınlaşması ve ana cemaatından ayrılması bir fitnedir.. Lübnan'da cemaat içi kutuplaşmaların nedeni İran'a biatlı gruplar ve başta Hizbullah örgütüdür. Bu noktada geçmişte Yusuf Kardavi'nin uyarıları da kulak ardı edilmiştir. Hasan Nasrallah hakkında 'mutaassıp bir Şii' tanımında bulunması populizm ve konformizm cerayanına kapılmış Sünniler tarafından kulak ardı edilmiştir. Türkiye'de 'mezhepçilik fitnesi' adı altında yürütülen populist dalgalar ilkeleri ve kuralları çürütmekte ve genel halk kesimlerini teşeyyü dalgalarına karşı savunmasız ve hazır hale getirmektedir. İran'ın en sevdiği şey de populist eğilimleri kullanmaktır. Bu açıdan Filistin meselesini de jeopolitik kazanımlarına alet etmektedir. Filistin meselesi gibi istismar edilen bazı meseleler olmasa zaten Sünni kesimlerle İran arasında neredeye ortak zemin kalmamaktadır. Dolayısıyla İran sürekli olarak bu zemine yükleme ve tahşidat yapmaktadır.

 1980'li yıllarda Said Havva'nın yapmış olduğu değerlendirmeler İran etkisindeki kimi zevat ve bazı populistler kesimler tarafından geri püskürtülmüştür. Said Havva'nın uyarıları 'mezhepçilik fitnesi' gürültüleri arasında boşa gitmiştir. Halbuki, 11 Eyül'den sonra İran gerçek yüzünü tamamen ortaya sermiştir. 25 yıldır Irak rejimine muhalif olarak eğittiği grupları Amerikan tankları eşliğine Irak'a sevk etmiştir. Ondan evvel aynı grupların Londra Konferansına katılmalarını ve Iraktaki mustakbel işgal idaresiyle temas kurmalarını kolaylaştırmıştır. Hatemi'nin yardımcısı Abtahi'nin dediği gibi 'Şayet İran olmasaydı ABD, Afganistan ve Irak'ı işgalde zorlanacaktı…"  Bugün de işgal idaresi Irak'ı İran'ın uzantıları ve maşalarıyla  (edevat) yönetmektedir.  İran bu işgal ortamını iki şekilde kullanmıştır. Birincisi, Sünnilerle ABD arasında işgalden kaynaklanan  düşmanlığı istismar ederek ABD'nin Irakta tamamen yalnızlaşmasına katkı sağlamıştır. Ve böylece ABD'yi bir taraftan kendine mahkum ederken diğer taraftan da bu mahkumiyeti pekiştirmek için Kaide'yi kışkırtmış ve işini kolaylaştırmıştır. Çift taraflı çalışmıştır. ABD ve Kaide'nin politikaları da İran'ın işini kolaylaştırmıştır. İkisi e Irak'ta İran'a çalışmıştır.  İran yanlılarının Sistani'nin gayretiyle 2005 yılında Irak Meclisini doldurmalarının nedeni Kaide'nin Sünni siyasetçiler üzerine terör estirmesidir. Sünniler geçiş dönemini kararsızlıkla ve dağınıklıkla geçirmişlerdir. Bunun nedeni Kaide'dir. Bir de İran'ın işgal sonrasında kurduğu Ölüm Mangaları'dır . Ölüm mangaları da Mısırlı diplomat İhab Şerif gibi diplomatları Kaide adı altında tasfiye ederek Sünnileri projesiz ve stratejisiz bırakmıştır.  Kaide, siyasi engellemelerini ABD'nin meşruiyetine karşı yaptığını söylese de netice itibarıyla bundan sadece İran karlı çıkmıştır. Sonuçta Kaide siyasi sürece engel olamamış sadece Sünnilere altın kıymetinde vakitlerini kaybettirmiştir. 

  Yine Sünni dünyadaki populist eğilimler dolayısıyla İran'ın Afganistan ve Irak'ta ABD işgaliyle işbirliği gözardı edilmiş ve yine mezhepçilik fitnesi şablonuna kurban gitmiştir. Sünniler merciiyyet ve temsiliyet yoksunluğundan dolayı İran'ın propogandasına açık hale gelmişlerdir. ABD ise Irak'a İran nufuzunu taşıdığı gibi eski rejimin yandaşları olarak gördüğü Sünnileri püskürtmeye çalışmıştır. Kaide de Sünni tabanı tekfirciliğiyle ve saldırılarında ayrım gözetmemesiyle hem siyasete hem de direnişe yabancılaştırmış ve netice itibarıyla Irak'ta saha tamamen İran'a kalmıştır.  İran bununla da kalmamış  ABD ile kotaramadığı nihai pazarlık nedeniyle ABD'yi sıkıştırmaya çalışmış, pazarlığa zorlamış ve bu politika da Sünni dünyada İran merkezli hareketlerin kahraman mumamelesi görmeye neden olmuştur. Mübarek'in ifadesiyle Lübnan gibi bölgelerdeki Şii ceplere İran'dan evvel Sünniler sahip çıkmaya başlamıştır. Dolayısıya teşeyyü dalgası almış başı gitmiştir. Ürdün Kralı Abdullah, Şii hilali noktasında uyardığında atı alan Üsküdar'ı geçmiştir. Şii hilali veya yarımayı zamanla dolunay haline gelmiştir. İran'ın 2005 seçimlerini etkilemek için bölgeye 1 milyon İran vatandaşı sevk ettiği ileri sürülmüştü. Bu iddia daha sonra İran tarafından reddedilse bile Körfez ülkelerinde İran'ın binlere hücresinin istediği anda bölgeyi karıştırabileceği iddialarıyla bütünleşmiştir.

   İsrail'in İran açısından ideolojik değil de jeopolitik ve jeostratejik bir amaç olduğu ve bunun üzerinden Sünni dünyaya açılma imkanı sağladığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Bu bağlamda Nejad'ın dünürü ve yardımcısı Meşai, İsrail halkının dost bir halk olduğunu söylemiştir. Hamaney ve yüzden fazla vekil onu paylasa bile onun temsil ettiği makamla bu kadar vahim bir yanlış bağdaştırılamaz. Dolayısıyla, Abtahi'den sonra Meşai de gerçek niyetlerini söylemiştir. Hamaney'in paylaması olsa olsa rol dağılımıdır. Ticari faaliyetlerde dahi İranlı yetkililerin farklı dil kullanması genelde aralarındaki rol dağılımına bağlanmaktadır. Elbette bu rol dağılımı mekanik bir surette cereyan etmemektedir ve zaman zaman aralarında gerçekten de sürtüşmeler yaşanabilir. Bu ise istisnadır.

Lakin yine de İran politikacıları arasına bir rol dağılımı olduğu gerçektir. Nejad, İsrail'i haritadan silmekten bahsederken yardımcısı ve dünürü dost İsrail milletinden söz edebilmektedir. El Cezire'de karşılaştıklarında Rafsancani  genel manada Müslümanlara karşı da takiyye uyguladıklarını ikrar ve itiraf etmiştir. Müslümanlara karşı takiyye uygulayan elbetteki diğerlerine karşı haydi haydi uygulayacaktır.

Bu açıdan, Yusuf Kardavi'nin El Mısri el Yevm gazetesine yaptığı tarihi bir uyarıdır ve bunu da Said havva'nın çağrıları gibi sahipsiz, karşılıksız bırakmamak ve boşa çıkarmamak gerekir. Zira teşeyyü ateşi birgün mutlaka sönecektir. Burada önemli olan tahribatını asgari seviyede tutmaktır. Hem İran hem de Sünni dünya açısından tahribatı asgari seviye tutmak teşeyyü dailiğine karşı karşı mutayakkız olmakla mümkündür. Bu aynı zamanda iran açısından da hayırhah bir hizmet olacaktır. Zira Şiilik İslam dünyasında dikotomi yani çatallaşmaya hizmet eden bir fırkadır. Onun büyümesi yangın mahallinin ve çatallaşmanın büyümesi anlamına gelecektir. Sonuç hiçbir zaman ne onlar ne de bizim için çözüm olacaktır. Onlar bunu insiyaki bir biçimde çözüm olarak görebilirler ama yanıldıklarını geç olmadan anlayacaklardır. Yol yakından bu tehlikeyi en asgari seviyesinde dondurmak gerekir. Bu iki tarafın da hayrınadır. Burada görev Sünni dünyaya düşmektedir ve Kardavi bu noktada çığlığı koparmış ve çağrısını yapmıştır. Bunu öyle bir mevkiiden yapmış ki kulak ardı etmek adeta imkansızdır. Müslüman Alimler Birliği'nde Muhammed Selim Avva ile birlikte İran'da Takrip Kurumu'nun Genel Sekreteri Ayetulah Teshiri ve Fadlallah gibi isimlerle sürekli bir aradadır. Bu diyalog ortamına ve yakın temasta olmasına rağmen bu uyarıyı yapıyorsa bize duymak ve icabet etmek düşer. Bu çağrıdan sonra kimsenin siyasi sebepler dolayısıyla teşeyyü dalgalarına yataklık etme mazereti kalmamıştır. Kardavi'ye göre zaten Hizbullah Genel Sekreteri mutassıp bir şiidir. Dai'l İslam Şehhal da El Cezire Kanalı'na yapığı değerlendirmede Hizbullah taraftarlarının sahabilere sistematik olarak seb ve ta'nda bulunduklarını ifade etmiştir. Bunlar birinci elden tanıkların ifadeleridir.

TEŞEYYÜ DALGALARINIIN ÖNÜNÜ KESMEYE ÇAĞRI

Yusuf Kardavi, El Mısri el Yevm'e yaptığı değerlendirmede Şii yayılmacılığı tehlikesinin arttığına dikkat çekmiş ve artan bu tehlike karşısında ve dalganın önünü almak için Müslüman alimleri dayanışmaya çağırmıştır (1). Kardavi bu tarihi konuşmasında bilinen ama pek fazla dile getirilmeyen bir gerçeği de ifade etmek zorunda kalmıştır. O da Şiiler Müslüman ve ehli kıble dahi olsalar ehl-i bidat bir fırkadırlar. Hiçbir surette Sünni mezheplerle eşit addedilemezler. Teşeyyü dalgalarının Sünni dünyayı işgale yeltendiğini ve bunun behemehal durdurulması gerektiğini ifade etmiştir. Sünni toplumda Şii yayılmacılığın önünün açık oluğunu ve kitlelerin bu propoganda mekanizması ve kampanyalara karşı yeteri kadar bilinçli ve kültürel olarak donanımlı olmadıklarına işaret etmiştir. Kardavi ezcümle şunları söylemektedir :" Bizler Şii işgaline karşı halkı uyandıramadık. Bazı kayıtlar elimizi kolumuzu bağladı. Hep şunu söyledik . Fitneden uzak kalın. Müslümanların birlik ve beraberliğini öne alın diyerek  Sünni alimlerin elini kolunu bağladık…" Tehlikenin büyüklüğünü geç fark eden Kardavi buna şu sözleriyle vurguda bulunuyor :" Selahaddin Eyyubi'den 20 yılöncesine kadar bir tek Mısırlı bile şiileştirilememiştir. Ama şimdi durum tersine dönmüştür. Şiiler sahip olduğu kanallar ve gazeteler vasıtasıyla kitleler ulaşıyorlar ve gece gündüz mezheplerinin dailiğini yapıyorlar. Takiyye yöntemiyle zemini yumuşatıyorlar, Sünnilerin içine sızıyorlar. Sünni toplumları behemehal Şii propogandalarından ve işgalinden korunmalıdır.." Mısır bu çerçevede ve Sedat'ın filmiyle alakalı El Alem Kanalı'nın bürosu kapatmıştır.  Buna mukabil unutmadan şunu söylemeliyiz. İslam dünyasında görsel yayın olarak teşeyyü dalgaları karşısında tek etkili kanal yine Tunuslu Muhammed Haşimi Hamidi'nin el Mustakille kanalıdır. Bu da El Cezau min cinsil'l amel nevindendir. Zira İran ile Tunus rejimlari kendi ifadesiyle  'Şiiliğe ihtida eden' Muhammet Ticani Semavi Tunusi'nin Tunus'ta, Cemiyyetü Eh'li'l Beyt adı altında teşeyyü faaliyetleri yürütmesi noktasında anlaşmışlardır.

Türkiye'de teşeyyü meselesinden ziyade Selefilik tehlikesine dikkat çekilmektedir. Aslında Selefilik de Şiilik de bünyeye siyasi yoldan sızıyor. Selefilik, Kaide gibi siyasi örgütlerin cazibesine yapılan fertler tarafından benimseniyor. Keza Şiilik de Filistin meselesi gibi meseleler üzerinden veya ABD düşmanlığı üzerinden yayılmaktadır. Esasında her iki akım da birbirinin ifrat ve tefritidir. Zıt aşırılıklardır. İran işgal ettiği Sünni bölgelerde cami düşmanlığı yaparken ve Sünni camileri yıkarken Vehhabilik de kabir ve tekke yıkıcılığıyla şöhret bulmuştur.  Birisi ölü seviciliği diğeri de ölü nefret ediciliği gibi bir anlayıştır. Şia ile Selefilik tehlikesi karşılaştırıldığında teşeyyü tehlikesi günümüzde daha ağır basmaktadır. Zira daha organizedir. Ayrıca Selefiler aşırı tekfircilik nedeniyle kitlelerle fazla temas ve yakınlaşma imkanı bulamıyorlar. Onları etkileme imkanı sınırlı alıyor. Halbuki Yusuf Kardavi sözkonusu tarihi konuşmasında da dikkat çektiği gibi, tekfirciliğe mukabil takiyye prensibi Şiilerin gerçek inançlarını bir süreliğine maskelemekte ve bu süre zarfında da hedef Sünni kitlelere ulaşabilmekte veya  ayartabilmektedir. Veya en azından böyle bir potansiyel mevcuttur. Dolayısıyla teşeyyü dalgaları hem acil hem de geniş bir tehlike arz etmektedir. Ehl-i Beyt ve irfan ( nazari tasavvuf) gibi geçişli mevzular üzerinden teşeyyü Sünni dünyaya menfez bulabilmektedir. Takiyye prensibiyle iğfal edilen ,uyuşturulan Sünni kesimler Ehl-i Beyt, siyaset ve irfan gibi meseleler üzerinden rahatlıkla av sahası olabilmektedir.

EBU HANİFE CAMİİ'NİN BAŞINA GELENLER!

Ebu Hanife İran asıllı olmasına ve Cafer-i Sadık'ın da talebelerinden olmasına rağmen tarih boyunca Şii istilacıların saldırılarından kurtulamamıştır. Birinci Şah Abbas ve İran'ın Irak fatihleri Bağdat'a girdiklerinde ilk iş olarak Ebu Hanife Camiini yıkmak olmuştur. Bu sadece Irak topraklarıyla sınırlı ve alakalı bir durum da değildir. 27 Ağustos (2008) tarihinde İran güvenlik güçleri bu defa başka bir coğrafyadaki Ebu Hanife Camii'ni ve Kur'an kursundan müteşekkil külliyesini yerle bir etmişlerdir. İran'ın Belucistan/Sistan bölgesinde Zabil şehrindeki camiyi yıkarak içindeki mushafları tartaklamışlar ve mukaddesata hürmetsizlik göstermişlerdir. Beşşar Esad'ın cellatlarının Saydnaya'da yaptığını onlar da Ebu Hanife külliyesinde icra etmişlerdir. Bunun üzerine Sünni vekiller Sultan Ahmed'de namaz kılan ve bununla siyaset yaptığını söyleyen Nejad'a bir mektup göndererek sorumlularının cezalandırılmasını talep etmişlerdir (2). Son sindirme kampanyası bununla da kalmamış Belucistan'da Sünni ulema arasında büyük bir tutuklama kampanyasına girişilmiştir. Sınır kenti Zahedan'da da İran Muhaberatı (İttelaat) Şeyh Muhammed Yusuf'un evini basarak kendisini tutuklamışlardır .Bu tutuklamalar Irak'ta işgal idaresi tarafından Sünni kesimlerden Muhsin Abdulhamid ve Adnan Düleymi'ye yapılanlardan daha ağırdır.

İRAN'IN KÖRFEZ'DEKİ UYUYAN HÜCRELERİ

İranlı eski bir muhalif diplomat, İran'ın, Körfez monarşilerinde yaşayan ve bir kriz durumunda bu ülkelerdeki "istikrarı" bozabilecek bir ajan şebekesine sahip olduğunu iddia etti. Sürgünde yaşayan Adil El Asadi, Dubai Gulf News gazetesine yaptığı açıklamada, Devrim Muhafızları'nın, uyuyan bu hücreleri 1979'dan itibaren oluşturmaya başladığını söyledi. 2001'de kaçan ve siyasi sığınma hakkı elde ettiği İsveç'te yaşadığı belirtilen El Asadi, "İran'ın, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinde (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Umman) gizli bir varlığı bulunuyor. İran'ın Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini istikrarsızlaştırmak için yeterince adamı olduğunu düşünüyorum" diyor.

Bu kişilerin sayısı konusunda bir şey söyleyecek durumda olmadığını belirten El Asadi, diplomat olarak görev yaptığı dönemde İran'ın bu ajanları "üçüncü bir ülke yoluyla" söz konusu ülkelere gönderdiğini kaydetti, ancak bu ülkenin adını vermedi. El Asadi, bu ajanların bazılarının görevinin sadece istihbarat toplamak olduğunu, ancak diğerlerinin ise zamanı geldiğinde kargaşa çıkarmak için eğitildiklerini söyledi. Iraklı bağımsız milletvekili  Muhammed Dayini de Arapların Irak'tan ibret almalarını istemiş ve uyayan hücreler konusunda Arap ülkelerini iş işten geçmeden uyarmıştır ( El Mecelle : Uhazziru'l Araba mine'l halaya el İraniyye en naime, Sayı : 1492)

Dolayısıyla Körfez ülkeleri sadece teşeyyü dalgalarına maruz değil aynı zamanda İran'ın destabilizasyon politikalarına da muhatap bulunuyor. Bu bağlamda Nasır Duveyle adlı Kuveytli bir vekil işci kılığı altında Kuveyt'te 25 bin civarında İran'a bağlı Kudüs Tugayı mensuplarının  (Faylak-ı Kuds)yaşadığını ve vakti gelince ülkeyi istikrarsızlaştırmak için ortaya çıkmalarının sürpriz olmayacağını söylüyor (4). Bu bir ihtimal değil. Zira 25 yıl İran'da eğitim gördükten sonra Irak'a intikal eden Faylak-ı Bedir olarak bilinen Bedir Tugayları'nın neler yaptığını ve Irak'ın devlet olarak Şiileştirilmesinde ve İran'ın eline düşmesinde  oynadıkları rolü biliyoruz. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Menuçehr Muhammedi de Körfez'deki kraliyetlerin yıkılmasının an meselesi olduğunu söylemiştir.

FİLİSTİN MESELESİ TRUVA ATI MI ?

MaalesefHamas siyasi yönden bazı hatalar yapmış bunlar da hareketi Suriye ve İran'ın nufuz alanına sokmuştur. Adeta siyasi olarak onların rehinesi pozisyonuna düşmüştür.  Genel seçimlere katılması bu hataların başlıcaları arasında sayılabilir. Bundan dolayı Hamas istemeden de olsa İran nufuzunun veya teşeyyü nufuzunun siyasi  taşıyıcısı konumuna düşmüştür. İslami Cihad ise yayıcısı pozisyonundadır. Bununla birlikte İran Filistin davasında ne kadar samimidir ? Hazreti Ömer'in fethettiği İlya ile ne kadar bağlantılı ve  ilgilidir ? Yoksa sahipsiz Filistin meselesini teşeyyü planları için bir menfez ve geçirgen olarak mı kullanmaktadır ? Gerçek şu ki, Şiilik, Mescid-i Aksa'nın yeri konusunda kuşkuludur. Şiiler Kudüs'ün iki fatihi olan Hazreti Ömer ve Selahaddin Eyyübi'yi 'katilu'l müslimin (Mülümanların katili)' olarak anmaktadırlar. Yine bazı propogandistlerine göre hazreti Peygamber'i Yahudi kadın değil bizzat hazreti Ömer ve hazreti Ebubekir zehirlemiştir.   Kudüs onlar açısından hiç de önemli değildir. Hatta bir kısım oryantalist ve Yahudi yazarlar  Mescid-i Aksa'nın yeri ve Kudüs'le bağlantısıyla alakalı serdettikleri şüpheleri Şii müelliflere ve müfessirlere borçludurlar. Süleyman Ateş'e göre, Mescid-i Aksa, Kudüs'te değil Mekke'dedir. Şii müellif ve müfesirlere göre ise Hazreti Ömer Kudüs'ü fethettiğinde burada Mescid yoktu ve dolayısıyla Mescid-i Aksa Kudüs'te değil, semadadır (5). Şii ulemasından Cafer Murteza el Amili, 'El Mescidu'l Aksa eyne ?' adlı eserinde açıkça bir şekilde Mescid-i Aksa'nın Filistin'de olmadığını aksine semada oluğunu ileri sürmektedir.  Şii müfessirlerinin görüşleri de bu doğrultudadır. Feyz  Kaşani'nin Tefsiru's Safi'si aynı iddiaya yer verir. Ayaşi ve Bahrani gibi tanınmış Şii müfessirlerin görüşleri de aynı doğrultudadır. Dolayısıyla İran'ın Kudüs üzerindeki hesapları ve davası ideolojik olmayıp jeopolitik ve jeostratejiktir. Nufuz ve yayılma planlarının bir aracıdır.  Sosyololojik ve mezhebi zeminde nufuz ve hulul amacı taşımaktadır.  Muhammed Bakır Harrazi şöyle demektedir :" Filistin halkı Ehl-i Beyt mezhebini beimsemedikçe onunla İsrail arasında bir fark yoktur…" Oysa ki, Şia bir fıkhi mezhep olmayıp Kardavi'nin dediği gibi bidat fırkasıdır.  Filistin'i Şiileştirmek için İslami Cihad'ın eski üyelerinden Muhammed Gavanime'ye Filistin yüksek Şii Konseyi kurdurmuşlardır. Lübnan'da bir benzeri olan bu kurum gelen tepkiler üzerine şimdilik  tatil edilmiştir. Bu içişlerine karışma üzerine son olarak Basra halkı İran mallarını boykota yönelmiştir.

KARDAVİ'YE ÇOK KOLDAN SALDIRI

Kardavi'nin ifadesiyle El-Mısri el Yevm gazetesine yaptığı açıklama, bazı mutaassıp Şiilerin aklını başından almış ve koro halinde onları saldırıya sevk etmiştir. Bu saldırılarda onu beynelmilel masonluğun ve Siyonizmin uşağı olarak damgalamışlardır. Adamların adeti budur takiyye gibi araçlarla ve malla mülkle ayartamadıklarını iftira kampanyalarıyla yıpratır ve  pişman ederler. İran Mehr Ajansı yazarlarından Hasanzade de Kardavi hakkında ağza alınmayacak iftira dolu bir makale kaleme almış. Kampanya bununla da kalmamış ve çeyrek yüzyıldan beri tanıştıkları halde Takrib kurumunun Genel Sekreteri Ayetullah Teshiri  ve 'ılımlı merci' olarak tanınan Fadlallah da bu kampanyaya katılmış ve söyledikleriyle Kardavi'yi şaşkına çevirmiştir. Bu kampanyalar üzerine Kardavi bir tavzihde bulunmuş ve sözlerine açıklık getirmiştir. Şia'ya Ehl-i bidat olarak hitap etmesinin kendi görüşü değil Ehl-i sünnet icması olduğuna dikkat çekmiştir. Bununla birlikte, tebdi (bidata nisbet etmek) yerine tekfire yönelenlere de katılmadığını beyan etmiştir. Gannuşi de ehl-i kıble olarak gelmiş geçmiş bütün İslam devletlerinin Şiilerin hacca gitmelerine bu nedenle engel olmadıklarına dikkat çekmiştir. Kardavi, 10 yıl önce İran'a gittiğinde ve Hamaney'le de görüşüğünde taraflar arasında aşılmaması gereken kırmızı çizgi olarak iki meseleye dikkat çektiğini hatırlatmıştır. Sahabilere sebbetmek ve Sünni dünyada Şiilik mezhebini yaymaya çalışmak. Bunun dışında hem akaid meselesinde hem de pratik olarak birçok bidat noktaları bulunduğunu ama bunların bir arada yaşamaya engel teşkil etmediğine dikkat çekmiştir.

Kardavi sözlerinin üzerine sağdan soldan Şiilerin planlı bir şekilde kendisine yönelik çirkin  ve arsız  bir kampanya yürüttüklerini ve saldırıya geçtiklerini söylemiştir. Kardavi nükleer hakları konunda ABD kampanyalarına karşı İran'ı desteklediği ve bunun bir vazifesi olduğunu İran'ı Daru'l İslam'ın bir parçası olarak kabul ettiklerini söylemiştir. Mehr Ajansı ise Kardavi'nin hahamların ağzıyla konuştuğunu ileri sürüyor. Hasanzade yazısında İsrail'e karşı Hizbullah zaferinin bir Ehl-i Beyt mucizesi olduğunu ileri sürmüştür. Keza Sünni dünyada Şiiliğe ilginin nedeninin İran rejiminin zalimlere karşı başa çıkması ve Hizbullah'ın İsrail karşısındaki zeferi olduğunu ileri sürmüş buna mukabil İsrail karşısında Sünnilerin nal topladığını ileri sürmüştür. Kardavi de bu iddiaya karşı İran'daki Sünnilerin mazlumiyetini hatırlatmıştır. Bu aynı zamanda Müslüman Alimler Birliği'nde Kardavi'nin yardımcılarından olan Teshiri'nin de tekzibi mahiyetindedir. Teshiri, teşeyyü iddialarını reddederken Hasanzade bunu isbat etmiştir. Mehr Ajansı ayrıca Kardavi'nin nifak ve decl diliyle konuştuğunu ve emirlerin ve kralların sofrasından ayrılmadığını ileri sürmüştür.  Bu suçlamaya karşı Kardavi de :" Münafık olsaydım ve parayla zimmetimi satsaydım İran'ın saçtığı paralara tenezzül ederdim. Şiiliği yaymak için milyarlarca dolar harcıyorlar. Bana da ödül vermek istediler, reddettim" demiştir. Hasanzade'nin iftiraları bununla da kalmamış Kardavi'nin Londra'daki çocuklarının İslam kültür atmosferinin dışında olduklarını ileri sürmüştür.    Kardavi ise çocuklarının Londra'da öğrenim görmelerine rağmen daha sonra Kahire ve Katar'da yaşadıklarını ve İslami değerlerden de kopmadıklarını belirtmiştir.

 Fadlallah, Kardavi'nin teşeyyü karşısında gösterdiği hassasiyeti misyonerlik karşısına göstermediğini ileri sürmüştür. Kardavi de 1978 yılında İslam dünyasını Hıristiyanlaştırmaya matuf Colarado zirvesinden sonra Kuveyt'te El Heye'tül Hayriyye'nin kurulmasına ön ayak olduğunu hatırlatmıştır.  Halbuki aynı soruyu ters çevirerek Faddallah'a sormak lazım. Sünni dünyayı Şiileştirmek için gösterdiğimiz bunca emek ve gayreti niye gayri Müslimleri Şiileştirmek için göstermiyorsunuz ? 

Teshiri,Kardavi'nin açıklamalarını fitne olarak değerlindirmiş. Fitneyi çıkaranlara ve yayanlara karşı ses çıkarmamak yatıştırma mı oluyor acaba ? Bizzat  İranlılar Kardavi'ye teşeyyü planlarının İslam dünyasıyla ilişkilerini bozduğuna dair  örnekler göstermişler. Teshiri'nin başına bulunduğu Takrip kurumu Hartum'da bir şube açmış ama bu şube 'Sümme ihtedeytü/Sonra hidayete erdim' diye bilinen Şii misyonerlik kitabını Müslümanlar arasında dağıtmaya başlamış. Bunun üzerine Hartum yönetimi büroyu kapatmak zorunda kalmış (6). Sudan din İşleri Bakanı İsam Beşir de İslam ülkelerinde teşeyyü kampanyalarına dikkat çeken isimler arasında yer almıştır. Dolayısıyla takrip adı altına aslında teşeyyü programları yürütüldüğü böylece ortaya çıkmış ve Sünnilerin endişelerinde haklı oldukları canlı örnekleriyle belgelenmiştir.

GANNUŞİ : HEPİMİZ KARDAVİ'YİZ

 İran merkezli Şiilerin koro halinde saldırılarına mukabil Gannuşi de gerektiği gibi Yusuf Kardavi'ye sahip çıkmıştır. Hasanzade'nin saldırı mantığı karşısında şunları söylemektedir :" Lübnan'da Hizbullah'ın zaferini Ehl-i Beyt mucizesi olarak değerlendiren çevreler bu zaferden sonra Şii yayılmacılığının önüne çıkanları Siyonizmin uşağı olarak suçlamaktadırlar. Dolayısıyla Şii yayılmacılığına temas edenler ve buna karşı çıkanlar fitne çıkarmaktan öte israil'e arka çıkmış oluyorlar… Daha yalın ifade edecek olursak, mezheplerine sahip çıkan Sünniler toptan Siyonist ve Mason uşağı olmuş oluyorlar (7).

Halbuki Hasanzade'ye mukabil Batı ve İsrail'in en sadık adamlarından Bessam Tıbi Kardavi'nin Batı açısından Humeyni'den daha tehlikeli biri olduğunu söylüyordu. Konumu gereği aynen öyledir. Gannuşi yazısında ayrıca Tunus gibi rejimlerin yerel İslami harekelere set çekerken fitne gereği Şiileştirme kampanyalarının önünü açtığını ileri sürmektedir. Gannuşi'ye göre Şia'nın en büyük çıkmazı sevgi ve nefretteki ölçüsüzlüğü ve aşırılığıdır. Bu a onu gulat yapmaktadır.  Başlarda İran devrimine sahip çıkan ve " ve ye'tillahu bikavmin yuhibbunehu ve yuhibbuneküm'  ayetinin çağımızda İran ve İranlılara baktığını söyleyen Gannuşi ancak 30 yıl sonra gerçekleri görebilmiştir. Dolayısıyla yol yakınken aklımızı başımıza devşirelim; Gannuşi gibi gerçekleri görebilmek için biz de 30 yıl beklemeyelim. Halbuki tarihen sabit olduğu gibi bu ayetin muhatabı Türklerdir. 

Gannuşi, İran yandaşlığından ve rejim değiştirme suçlarından Burgiba idaresi altında 1987 yılında yargılanmış ve eziyet çekmiştir. Bundan dolayı pişman da değildir. Ancak 30 yıl sonra İran'ı gerçek veçhesiyle görebilmiştir. İran'a arabulucuk için giden Müslüman Alimler Birliği heyetinde yer almasına rağmen Tunus'un isteği üzerine İran kendisine vize vermemiştir. İran yandaşlığının karşılığı bu mudur ? İran'ın anladığı vefa anlayışı bu mudur ? Dolayısıyla Kardavi'nin çığlığı da Said Havva'nın çığlığı gibi yerde bırakılmamalıdır. Bu çığlığa ve çağrıya kulak vermek başta ulema olmak üzere bütün Müslümanların görevi ve boynunun borcudur. 

1- Er Re'y gazetesi, Kuveyt, 10/09/2008

2- Müfekkiretü'l İslam, 16/09/2008

3-Star gazetesi 15 Eylül 2008 Pazartesi

4-Es Siyasa gazetesi, 13/09/2008

5-Eş-Şia ve'l Mescidu'l Aksa, s. 5, Tarık Ahmed Hicazi, www.haqeeqa.com

6-El Merkezü'l İ'lami , 20/09/2008

7-Hepimiz Yusuf Kardavi'yiz, Raşid Gannuşi, 18/09/2//8, el Cezire.

 

Mustafa Özcan

www.MustafaÖzcan.com

 
 

 

 

 

 

 

 

Güncel Kitap

İslamın Papa'ya Cevabı

Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

 

 

 

 

 

Kitap

Siyaset ve Itidal

 

Siyaset ve İtidal

“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir,” denmiştir. Gerçekten de başarının iki sırrı ve anahtarı var. Birisi ihlas ve samimiyet, diğeri de doğru yöntemdir. Bugüne kadar tökezlememizin sebeplerinden birisi yanlış yöntemde ısrardır. Söz gelimi, İslam, ahkamı ve esasları itibarıyla kapsamlı ama usulü ve yöntemi itibarıyla tedricîdir. Dolayısıyla uygulanması hikmet gerektirir.

Aktuel makaleler

Mustafa Özcan

Geleceği keşfedenler

Mustafa Özcan

Zirveleri devirmek

Mustafa Özcan

Bizdenciler!

 
Mustafa Özcan
İlk direnişci
 
Mustafa Özcan

Dostun attığı gül...  

 
Mustafa Özcan

Kayıp hakikatın peşinde..

 
Mustafa Özcan

Özgürlük takıntısı

 
Mustafa Özcan
Brown`u cepheye sürmek
 
Mustafa Özcan

Gates hayal görüyor

 
Mustafa Özcan

Diyarı evlad-ı fatihandan diaspora Türklerine

   
Mustafa Özcan

Bilderberg

 
Mustafa Özcan

Geylani Türbesine saldırı

   
Mustafa Özcan

Kozmetik sistem

   
Mustafa Özcan

Şükran ve minnet

 
Mustafa Özcan

İslam'ın altıncı şartı

 
Mustafa Özcan

Acemi

 

EMAiL

Copyright ©  2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

Yenibosna İstanbul Türkiye