|
Tashih ve kendimizi gözden geçirme mevsimi
Bir bedevi veya tabiri aherle a'rabi'ye sormuşlar
:'Adalet nedir ?' Arabi kendi zaviyesinden demiş ki :" Benim komşuma
saldırmam ve onun malını davarını ganimet elde etmem ve ailesini esir
almam adaletin ta kendisidir…" Bunun üzerine yine sormuşlar. Peki
öyleyse zulüm nedir ? Bunu da istifini bozmadan cevaplandırmış :"
Komşumun haksız yere gelip benim ailemi esir ve
malımı, davarımı ganimet almasıdır…" İşte buna orman kanunu diyorlar.
Bu orman kanunuyla ilgili İslam'ın irşadı ve rehberliği şudur. Bir gün
peygamberimiz arkadaşlarına bir buyrukta bulunuyor ve şöyle diyor :"
Darda ve genişlikte ve zalim veya mazlum iken kardeşine yardım edin…"
Bunun üzerine İslam terbiyesi almış sahabiler :" Ya resulallah bu
cahiliyet devrinin genel geçer bir kuralıydı. Bunu İslam'da nasıl
uygulayacağız ? İslam bu kuralı tadil etmedi mi ? Mazlum kardeşimize
yardım edelim ama zalime nasıl sahip çıkacağız ?" Bunun üzerine
Peygamberimiz :" Zalimi zulmünden men etmeniz ona yardımcı olmanızdır"
buyuruyor. İşte nizam-ı alem ancak bu anlayış üzerine kaim olabilir. Aksi taktirte, herkes kendi eşkiyasına sahip çıkar ve diğer tarafın veya kutbun eşkiyasını hor görür ve cezalandırmaya
kalkışırsa kıyamet de bundan kopar. Cahiliyet döneminde taraftarlık
kabileye idi. Daha sonra bir ırka veya millete veya günümüzde parti
gibi teşekküllere yapılır oldu. Bununla birlikte İslam dünyası hala tam
kabileye sadakatinden kurtulabilmiş ve hakiki
veya objektif sadakate ulaşabilmiş değil. İslam kabile dayanışmasını
ancak müspet manada onaylıyor. Yasaklamıyor bilakis onu düzenliyor ve
düzeltiyor. Başkalarının hukukuna zarar vermediği ölçüde ve müddetçe.
Günümüzdeki modern teşekküller etrafındaki sadakatlerde de ölçü böyle
olmalı değil midir ? Halbuki günümüzde dindarlar kendi hırsızlarına ve
laik zümre ise kendi hırsızına ve arsızına sahip çıkıyor. Böylece
oligarşiler çatışmasına şahit oluyoruz. Böylece toplumsal uzlaşma fevt olduğu gibi adalet duygusu da köreliyor. Veya bedevinin veya arabi'nin adalet
anlayışından bir farkımız kalmıyor. Dindarların bundan behemehal
kurtulması lazım.Zira İslam'ın talimatları ve öğretileri böyle
değildir. Yanlışta taraf tutmak yoktur. Doğruda taraf tutmak vardır. Maalesef günümüzde İslam adına cahiliyet anlayışına sahip çıkılıyor. Hangi yazar veya çizer kendi camiasına toz konduruyor. Hazreti
Ömer'i sigaya çeken arkadaşları nerede ? 'Karşı kutup var, sırlarımızı
serrişte etmeyelim' yaklaşımıyla kendimizi ve sosyal zeminimizi
çürütüyoruz.
Yapılması
gereken yeniden sabitelerimize ve İslam ahlakına dönmektir. Başka
kurtuluş yolu kalmamıştır. Günümüzde İslami cemaat ve hareketlerin en
büyük yanlışlarından birisi himmetini tamamen siyasi noktalara teksif
etmiş olmasıdır. Doğrudan siyasete yönelmesi sonucu ihlası
kırılmış, sadakati hakikat sadakatinden zümre sadakatine evrilmiştir.
Siyasi daireyle gereğinden fazla ilgilenmek sosyolojik altyapının
ihmalini intaç etmiştir. Peki siyasetle ilgilenmek doğru değil midir ?
Siyaset hayatın her alnında vardır. Ve eylem ve fiillerimiz siyasidir.
Lakin siyasetten siyasete fark vardır. Siyasi olarak başarılı olmanın
kriteri nedir ? Altyapının sağlam olması eğil midir ? Bu kriteri en iyi
anlatanlardan birisi Fas Tevhid ve Islah Hareketi'nin Başkanı Muhammed
Hamdavi'dir ve şöyle özetlemektedir. 'Davet ve tebliği alanında
başarının eşlik etmediği siyasi bir başarı, koftur ve içi boştur…" Bu
noktadan bakıldığında şayet üstyapı ile uğraşırken altyapı ihmal
ediliyorsa
Orada
bir başarıdan değil yıkımdan söz etmek gerekir. İşte Fas AKP'sinin
altyapı ile ilgilenen bir organı vardır ve Tevhid ve Islah hareketi
olarak anılmaktadır. İhvan'ın Ürdün'de de öyle bir görev dağılımı
vardır. Peki Fas AKP'sinin Türkiye'deki
kardeşi AKP'nin böyle bir altyapısı var mıdır ? Bundan dolayı AKP
iktidarı uzadıkça sosyolojik zeminde bir iyileşme değil geriye gidiş
gözleniyor. Türkiye'nin bekasının teminatı olan dindar zümre de üst
yapısının yozlaşmasıyla, yozlaşıyor. Bunun bir
kısmı küresel etki ve bir kısmı da laiklerin baskılarına
hamledilebilir. Bundan dolmayı AKP'nin göz açamadığı söylenebilir.
Elbette kısmen mazeret payları var. Bununla birlikte benimsedikleri
yöntemin ve kuralsızlığın hiç mi günahı ve suçu yok ? Kendimizi
gözden geçirdiğimizde acaba bu kaybettiklerimizin hesabını hiç yaptık
mı? Onları hesaba kattık mı ? Yoksa 'istim arkadan mı gelir' dedik.
Muhtemelen öyledir de. Öyleyse Türkiye'de İslami hareket bitme ile
kendini gözden geçirme arasında bir berzahta bulunmaktadır. Mısır'daki
İslami hareketler kendilerini gözden geçiriyorlar. Fas'daki İslami
hareket de kendisini gözden geçiriyor. Ama Türkiye'de AKP kendisini
gözden geçirdi mi ? Zirvede olması belki bu gözden geçirmeyi
erteletebilir ama ortadan kaldırmaz. Birgün kaçınılmaz olarak gündeme
gelecektir. AKP'nin kendisini muhafazakar veya merkez partisi olarak
tanımlaması da kendini gözden geçirmek yerine konformizmden medet
umduğunu gösterir.
Evet!
Siyaset bizim kurtarıcımız olacağı yerde helaket ve felaket sebebimiz
oldu. Siyaset çizgisi üzerinden birileri iktidara geldi ve bir
diğerleri de kesesini doldurdu ve zengin oldu. Peki hedeflere ne oldu ?
Süreç içinde üst zemini besleyen alt zemin veya sosyolojik zemin adeta çöktü.
Muhammed
Hamdavi gibi Yusuf Kardavi de aynı husustan şikayetçidir. Sosyolojik
zemin veya davet yerine üst yapıya ve siyasete gereğinden daha fazla
ehemmiyet vermek. Yada doğrudan iktidara talip olmak. İktidari
prensipler ve kurallar bağlamında değil de şahsiyetler ve kadrolaşma
bağlamında istemek veya görmek. Bu idealist değil pragmatik bir iktidar
talebidir. Bunun sonucunda prensiplerimizi yerleştiremediğimiz gibi kodrolarımızı da yozlaştırdık ve çürüttük. Ve
iktidar elimizden gitmesin diye de her türlü yöntemden medet umar hale
geldik. Bu mu olmalıydı ? Kardavi de aynen Ebu'lHasan en Nedevi gibi
İhvan-ı müslimin'i, siyasi alanda fani olduklarından ve bütün
gayretlerini bu alana teksif etmelerinden dolayı eleştirir. cemaatla
yollarını ayırmasının da temel nedenlerinden birisi budur (1).
Bediüzzaman da İhvan'ı kardeş cemaat olarak görmesine rağmen bu
alanlarda mülahaza hanesini ve çekincelerini açık ve mahfuz tutmuştur.
Bugün
İslam aleminde hem yöneticiler hem de yönetilenler yani hem railer hem
de raiye suçludur. Mısır eski Müftüsü Nasr Ferid Vasıl da (2) İslam
aleminin en büyük çıkmazlarından birisinin istibdat olduğunu
hatırlatmıştır. Dolayısıyla Abdurrahman Kevakibi'nin 19/20'inci
yüzyılda yazmış olduğu Tebaiu istibdat/İstibdadın karakteri kitabının
ortaya koyduğu illetler el'an bugün dahi geçerlidir. Bununla birlikte
madalyonun iki yüzü vardır. Buna razı olan ve gereği kadar mücadele
etmeyen halk kümeleri, yığınları ile, iktidarının bir kısmını olsun
halkına devretmeye yanaşmayan bozuk ve fasit yöneticiler. Lakin bu
müstebit yöneticilerle mücadele yöntemi ne olmalıdır. İktidarı ıslah
mı, yoksa muktedirlerin yerine geçmek mi ? İslami hareketler onarın
yerine geçmeyi mi esas almalı yoksa onları ve iktidarın tüzel ve hükmi
şahsiyetini düzeltmeyi mi ? İşte burada Ahmet Raysuni hem railere yani
yöneticilere hem de halka yol göstermektedir (3).
İslami
hareketlerin yapması gereken doğrudan iktidara talip olarak lekelenmek
değil iktidarı takvim ve tashih etmek yani düzeltmektir. Bundan dolayı
Raysuni yöneticilerden istibdatlarından feragat etmelerini ve halktan
da iktidara talip olmak yerine yöneticilerden istibdatlarını terk
etmelerini istemelerini öğütlüyor.
Galiba İslam dünyasının müzmin siyaset hastalığın tek reçetesi bu. Başka
alanların hakları verilmeden İslam'a hizmet olarak sadece siyasi
yöntemin belirlenmesi ve uygulanması birçok hastalığı da beraberinde
getiriyor. Bu hastalıklardan birisi indirgemeciliktir. Siyasi
indirgemecilikle birlikte değerler manzumesi aşınıyor ve sosyolojik
yapı çürüyor. Haram helal birbirine karışıyor ve onun ötesinde ahlaki
yapı tarumar oluyor. Din suflileşiyor ve Protestanlaşıyor ve
dini-dünyevi ve ulvi bir değerler sistemi yerine ideolojik araç
konumuna geliyor.
Bunun
sonuçlarından birisi olarak algılanan ve yaşanılan İslam ile gerçek
İslam arasında açı farkı giderek artmaktadır. Ve yine bunun
zararlarından birisi olarak ideallerden kopan fikri hayat
çoraklaşmaktadır. Bunun nedenlerinden birisi entelektüel zeminden
ziyade İslam'ın mensuplarının nezdinde İslami teorik zeminin
zayıflığıdır. İslam'a hizmet yöntemi teknik olarak tam sağlıklı olarak
ortaya konulamamıştır. Bundan dolayı da İslami hizmetler teorik zemin
yerine pratik zeminde seyretmektedir. Ve süreç içinde yapılması gereken
ama yapılmayan hususlardan birisi de hedeflerin sürekli olarak gözden
geçirilmesidir. Bazı alanlarda zamanla hedef
değiştiği halde eski hedefin veya kalmayan hedefin peşinden
sürüklenilmekte ve koşulmaktadır. Hazreti Ömer'in müellefe-i kulup için
yaptığı gibi. İslam'ın şevketi buna ihtiyaç bırakmadığında Hazreti Ömer müellefe-i kulup müessesesini ortadan kaldırmıştır.
Dolayısıyla İslami camianın en büyük eksikliği teorik zeminin yetersizliği ile hakiki rehberlikten yoksun oluşudur. Tabii
ki rehberlik derken interaktif bir rehberlikten söz ediyoruz. Yoksa
Kur'an-ı Kerim'in yerine geçirilen kendinden menkul her derde deva
liderleri veya rehberleri kastetmiyoruz. Acilen
yapılması gereken husus, kendimizi yeniden gözden geçirmek ve süreçte
kaybettiklerimizin telafisinin imkanlarını araştırmaktır. Burada en
aldatıcı hususlardan birisi karizmatik liderlerdir. Karizmatik liderlik
ancak diğer şıkların yanında bir anlam ifade edebilir. Aksi taktirde,
tuzak olmaktan öteye geçmez. Bundan dolayı kurumsallığa ve sürekliliğe
ehemmiyet veren Hazreti Ömer Halid Bin Velid'i görevinden almıştır.
Aksi takdirde, İslam ordusunun güçlü yanı iken zamanla zaaf noktası
haline gelebilecekti.
Dolayısıyla İslami siyasi model şudur : Siz kalkın yerinize biz oturalım değil istibdattan vazgeçin.
Bugün
yapılması gereken, sabitelerimize geri dönmek ve İslam'a hizmette en
sağlıklı yöntemi ve metodu keşfedebilmektir. Bu yapılırsa arkası çorap
söküğü gibi gelecektir.
1-El Mısrı el Yevm: 8/9/2008
2-El Mısri el Yevm : 20/9/2008
3- Et-Tecdit : 23 September 2008
www.mustafaözcan.com
|