|
Mutezile kompleksi
Modernizmin getirdiği hastalıklardan olan aşağılık kompleksinin
tezahürlerinden birisi Mutezile kompleksidir. Modernizmin alt hastalıklarından
biridir ve güç karşısına eziklik hissetmenin bir başka tezahürüdür. Modernizmle
birlikte sık sık Mutezile'ye müsbet yönde atıflar yapıldığına şahit oluyoruz.
Onlar modernnizm döneminde fikir hürriyeti şampiyonları olarak görülmüştür. Keza
yine aynı dönemde Ekber Şah modernizmine yönelik olarak da sahiplenici atıflar
yapılmıştır. Bu yönde halis din yerine şaibeli bir din anlayışı ikame edilmeye
çalışılmıştır. Modernizm karşısında aşağılık kompleksinin boyutlarından birisi
de Mutezile kompleksisidir. Buna mukabil, İran devrimiyle birlikte de bir Şii
kompleksi zuhura gelmiş ve baş göstermiştir. İkisinin nedeni de hezimet
psikolojisidir ve bu da İbni Haldun'un tespitinde olduğu gibi taklit hastalığını
ve kampleks hastalığını beraberinde getirmiştir. Bunda şüphe yoktur. Selef
alimlerine baktığımızda ise kompleks yoktur aksine insaf ve ihkak-ı hak vardır.
Sözgelimi, Gazali veya Fahreddin Razi gibi Mutezile'ye karşı insaflı olmak başka
ama igbirar inbihar dedikleri kompleks hali daha başkadır. Muhammed Abduh'dan
beri neomutezile akımı adı verilen kompleksli bir akım türemiştir. Daha sonra
açı daha da büyüyerek Mutezile akımı Muhammed Arkun gibilerini kapsar hale
gelmiş; neredeyse İslam'la alakası kalmamış isimleri üretmiş ve türetmiştir.
Bizde son sıralarda Hayri Kırbaşoğlu gibi kimseler de bu cenahı temsil
ediyorlar. Onlara göre itikadi mezheplerde çoğulculuk esastır. Belki aynı
kaideyi dinlere de tatbik ediyorlardır. Modernnizmle birlikte Müslümanlara
isabet eden hastalıklardan ve ibtilalardan birisi de Mutezile kompleksidir. Bu
komplekse ilk temas edenlerden biriside Yusuf Karadavi'dir Karadavi'nin de
isabetle temas ettiği gibi kimi modernist isimler Muteziile'ye hak etmediği
sıfatlar izafe etmişlerdir. 'Aklın şovalyeleri', 'İslam'da fikir hürriyeti
şampiyonları' gibi sıfatlar bunlar arasındadır. Ve Mütevekkil'den beri
Mutezile'nin inkiraz etmesinden dolayı da kederlerinden yas bağlamışlardır. Bu
yazar ve çizerler Ehl-i Sünnet alimlerini kahinlere veya ruhban sıınıfına
(clergy) benzetmişlerdir. Ehl-i Sünneti kadimci Mutezile'ye de ceditçi ilan
etmişlerdir. Mutezile'nin yenilmesiyle birlikte İslam'daki gelişmeci ve
ilerlemeci anlayışın bittiğini ve İslam'ın duraklama dönemine girdiğini
savunmaktadılar. Kimileri bu süreci keskin bir şekilde Gazali ile başlatıyorlar.
Kimileri de Osmanlı ile birlikte. Halbuki Gazali Mutezile'den ziyade
filozoflarla ilgilenmiş ve Tuhafut gibi kitaplarını onlara karşı kaleme
almıştır. Dolayısıyla Mutezile mazlum ekollerden birisi olarak ele alınmaya
başlanmıştır. Halbuki tam aksine, Ahmed Bin Hanbel ve birçok muhaddisin maruz
kaldığı mihne veya çile sürecinin mimarı Mutezile ileri gelenleridir.
Dolayısıyla (ehl-i beyt değil ama Şia'nın mazlumiyeti gibi) Mutezile'nin
mazlumiyeti de efsaneden ibarettir. Onların aklın şampiyonları olduğu ve fikir
hürriyetine taraftar oldukları iddiası da yine bu temelsiz efsanelerden
birisidir. Cahız gibi muhterem Mutezile mensupları bile mihne fitnesini
savunmuşlar ve hasımlara baskıyı ve onlara göz açtırmamayı hoş görmüşlerdir (
Kifayetü'r ravi, Muhammed Ekrem Nedevi, Daru'l Kalem, s: 160) Aksine, Ehl-i
Sünnet, Mutezile mezhebine karşı anlayışlı davranmış ve onlara karşı misillemede
bulunmamış ve misliyle mukabele etmemiştir. Şia ile Ehl-i Sünnet arasındaki
ilişiler de böyledir. Anadolu'da Şah İsmail'den beri Aleviler alevi olarak
varlıklarını devam ettirdikleri halde İran'da Şah İsmail'den sonra Şah Abbas
Evvel ve Tahmasp dönemlerinde bir buçuk yüzyılda şafiüyyü'l mezhep olan İran
halkının ekserisi kılıç zoruyla şiileştirilmiştir. Kılıç zoruyla İran halkı
şiileştirilmiştir. Dördüncü yüzyıldan sonra Mutezile inkiraz etmesine ağmen yine
de bazı fikir erbabı yaşamaya devam etmiştir. Zemahşari bunlardan birisidir.
Keza Mutezile'nin kimi görüşleri hem İsna Aşeriyye hem de Zeydiye içinde
yaşamaya devam etmiştir. İbni Ebi'l Hadit gibi kimseler bu mezhep izdivacının
şahidi ve onun ötesinde kanıtıdırlar.
Karadavi'nin de işaret ettiği gibi Ehl-i Sünnetin insafının bir gösergesi
olarak Zemahşari'nin tefsiri dışlanmamış aksine sünni alimler asırlar boyunca
Keşşaf'ı okumuşlar ve okutmuşlardır. Keza Mutezile'nin önemli imamlarından olan
Ebu'l Hüseyin el Basri'nin El Mutemed adlı usul-i fıkıh kitabı Fahreddin
Razi'nin mahfuzat ve ezberleri arasında bulunuyordu. Hastalıklı hal,
ötekisidir.Komplekstir. Keza Cahız'ın edebi kişiliği ve eserleri onun sünni
dünyasında da inkişaf etmesini ve muhallet kalmasını temin etmiştir. Meselenin
bu yönüne temas eden Bediüzzaman şöyle yazmaktadır :"Ehl
-i dalalet ve bid'at fırkalarından bir
kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi zatlar var;
zahiri hiçbir fark yokken ümmet onları reddediyor. Bu hususta hayret ediyordum.
Mesela, Mutezile mezhebinden Zemahşeri, mutezilikte çok mutaassıp olduğu halde,
Ehl-i Sünnet âlimlerinin mütehakkikleri, onun
şiddetli itirazlarına karşı, onu küfür ve
dalaletle itham etmiyor bilakis bir kurtuluş yolunu onun için arıyorlar.
Zemahşeri'nin şiddet derecesinden çok aşağı olan Ebu Ali Cübbai gibi Mutezile
imamlarını ise merdut ve matrut sayıyorlar. Çok zaman bu sır benim merakıma
dokunuyordu. Sonra Allah'ın lütfuyla anladım ki, Zemahşeri'nin Ehl-i Sünnet'e itirazları, hak zannettiği
mesleğindeki hak muhabbetinden ileri geliyordu. Yani mesela, Cenab-ı Hakk'ı her türlü noksan ve kusurdan
hakiki manada tenzih etmek, onun nazarında kulların kendi fiillerinin hâlıkı
olmasıyla oluyor. Onun için, Cenab-ı Hakk'ı, tenzih etme muhabbetinden dolayı, Ehl-i Sünnet'in "Kul fiilinin yaratıcısı olamaz, her
şeyin hâlıkı Allah'tır." düsturunu kabul etmiyor. Reddedilen diğer Mutezile
imamları ise, hak muhabbetinden ziyade, Ehl-i
Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları yetişemediğinden
ve Ehl-i Sünnet'in geniş kanun ve prensipleri onların dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkar
ettiklerinden merdutturlar. Aynen bu kelam ilmindeki, Mutezile mezheplilerin,
Ehl-i Sünnet'e muhalefeti olduğu gibi, Sünnet-i Seniyye haricindeki bir
kısım ehl-i
tarikatın muhalefeti de iki cihetledir: Biri: Zemahşeri
gibi; haline, meşrebine meftun olması cihetiyle, daha zevk derecesine
yetişemediği şeriatın adabına karşı bir derece lakayt kalır. Diğer kısmı ise:
Haşa, şeriatın adabına, tarikatın düsturlarına nispeten ehemmiyetsiz bakar.
Çünkü dar havsalası, o geniş zevkleri ihata edemiyor ve kısa makamı, o yüksek
adaba yetişemiyor." (29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvih, 4. Nükte)..."
Bu analizde eksik veya fazla yönler bulunabilir ama netice itibarıyla Ehl-i
sünnet Mutezile, Mutezile olduğu için onları ademe mahkum etmemiştir. Belki
istifadeye medar olan taraflarını almış ve hatta muhafazala çalışmış ve bu
bağlamda, Mutezile'nin salih mirası Ehl-i sünnet daiesinde yaşamaya devam
etmiştir. Ama bu insaf ve müsamahalı yaklaşım tefrit hali değildir ve onları
kompleksle baştacı etmek değildir.
www.mustafaözcan.com
|