|
Mihenk ve burhan
Önce mevzumuzla alakalı Bediüzzaman'dan iki nakil yapalım. "Benim sözlerimi mihenge vurun. Eğer altın çıktıysa alın. Eğer kalp(sahte) çıktıysa beddualarla beraber iade edin."
"Risale-i Nur dava değil, dava içinde bir bürhandır…"
Risale-i Nur bir burhan mesleğidir. Bu şu demektir: İslâm, Risale-i Nur'u bağlar, Risale-i Nur İslâm'ı bağlamaz. Ve bu manada Risale-i Nur, İslâm'ın hakaikını ispata adanmış bir çalışma ve meslektir. Dava değil, burhandır. Risale-i Nur ispat mesleğidir, ibtida mesleği (yeni ve indi hüküm koyma) değildir. Hatta Bediüzzaman ehl-i bid'at'ın Risale-i Nur'a taraftar ve mensup olamayacağını söyler. Risale-i
Nur'lar hakikatın veya İslam'ın kendisi değildir. Bu bağlamda Risaleler hakikatın yerine geçemez ve onun yerini alamaz. Bilakis hakaikin ispatına adanmış bir meslektir. Doğrusu da budur. Dolayısıyla bir nevi kelam anlayışının yenilenmesidir. Dolayısıyla mevzuu değil alet ve araçtır. İslam'ın hakikatinin anlatılması ve anlaşılması için bir araçtır. Bu onun bütünüyle İslam'ı temsil ettiğini veya onu kuşattığı anlamına gelmez. Sadece muayyen bir asrın ve kesmen
aydınlatılmasına yardımcı olur. Bazı sözde Nurcular bundan tatmin olmayabilir ve içlerine sindiremeyebilirler. Bu onların imtihanıdır. Beşeriyet gereği hatalardan ari ve Müberra olması da düşünülemez. Nurcular bu konuda bazen ifrat veya tefrite meyledebiliyorlar. Bu hususta tarihin menkulatı arasında olan en beliğ ifadelerden birisi hakikatle üstadın çatışması noktasında hakikatın benimsenmesi gerektiğini ifade eden Aristo'nun sözleridir.
Maalesef Bediüzzaman'ın manevi şahsiyeti bugün genel olarak nurcuların elinde esir vaziyetindedir. Dolayısıyla Bediüzzaman da olsa onu mihenge vururuz. Onu mihenk yerine koymayız. Lakin Bediüzzaman'ı mihenge vuracak insanların da konularına hakim ve hakikate aşina ve ilimde ve irfanda yed-i tula sahibi olmaları gerekir.
Aristo bir defasında şöyle söylenmiştir :" Tehasama'l Hakku ve Eflatun. Kilahuma sadikun li velakin el hakika asdaku minhu/ Hakikat ile Eflatun çelişti ve hasım oldular. Her ikisi de benim dostumdur. Lakin hakikat dostluğa ve sadakata daha layıktır. Dolayısıyla üstad veğ mesleği ale'r res ve'l ayn lakin hakikatle çatıştığı ve çeliştiği yerde üstadın referansı referans alınır. Üstadın yanılmazlık payesi
olmadığına göre hakikat noktasında referans veya mihenk değil, (kimse)üstad sorgulanır. Mihenk mihenge vurulmaz bilakis üstad mihenge vurulur. Ehl-i tahkik mesleğini tahfif eden bazı nurcuların Bediüzzaman'a bakışları Şiilerin imamlarına bakışından pek de farklı değildir. Bu durumda burhan mesleği olan Risale-i Nurlar çözümün bir parçası olacağı yerde sorunun bir parçası haline gelmektedir. Bu bağlamda, bütün meslek ve meşreplerin başına
gelen ifrat ve tefrit eğilimleri nurcuların da başına gelmiştir.
Dolayısıyla sorgulanamaz bir üstad figürü belirmiştir. Bediüzzaman samimiyetle hata ve kusur sahibi olduğunu söylerken nurcular aksine taassupla onun kusurdan ve hatadan münezzeh olduğunu ileri sürüyorlar. Ya da teorik olarak kabul ettiklerini örneklendirme de reddediyorlar. Veya teoride kabul ettikleri bu gerçeğin pratikte hiçbir değeri ve anlamı kalmıyor. Mücedditler vahiy almazlar
ve olar da hata yapabilirler. İsabet şahıslarında değil genel olarak temsil ettikleri çizgidedir. Bu böyle biline. İmam-ı Rabbani'nin heyet ilmi hakkındaki görüşleri ve Halid-i Bağdadi'nin vaktiyle sigara konusundaki görüş ve davranışları veya tasavvuf alanındaki bazı içtihadi görüleri tartışılabilir. Hatta hatadır. Lakin bu onların hizmetini gölgelemez. Bununla birlikte, tabileri de üstadlarıyla ifrat ve tetfrit noktasında imtihan olmaktadırlar.
İfratın kimseye faydası yoktur. Maalesef bizim Şiilerdeki imamet tasavvuruna karşı çıktığımız hengamede bu tasavvura karşı çıktığını söyleyen birileri Bediüzzaman gibi zevatı da Şii imamet tasavvuru çerçevesinde anlıyorlar. Bu ehl-i tahkik olmayan zevat farkına varmadan Bediüzzanan gibilerini harfi manada seviyorlar. Bu noktada Bediüzzaman kardeşlerinden birisinin Muhammed Ziyauddin muhabbetine itiraz ediyor ve kendisinin hayali bir Muhammed Ziyaeddin'i
sevdiğini ve buna bedel kendisinin de hakiki bir Muhammed Ziyaeddin'i sevdiğini ifade etmiştir. Gerçekten de kimi Şiiler gerçekle alakası olmayan hayali İmam Ali ve hayali 12 imamı severler. Kimi Nurcular da hakiki Bediüazzaman yerine Muhammed Ziyaeddin'e bedel Bediüzzamanı severler. Bu hususta en güzel değerlendirmelerden birisini ulemadan ve Akşemseddin'in muhakkiki Ali İhsan Yurt söylemiş ve şunları kaydetmiştir :" Biz Kur'an ve İslam hakaikine tercüman ve
dellal olduğu için Bediüzzzaman'ı seviyoruz aksi takdirde semtine bile uğramayız. Onu bizatihi sevmiyoruz…" Gerçekten de onu hizmetine bedel seviyoruz. Harfi manada sevmek de budur. Buna günümüzde araçsallaştırmak diyoruz. Kimileri hakaiki ve bizatihi dini araçsallaştırırken hakikatin tellallarını da mutlaklaştırıyor. Bu sonuçta kişileri putlaştırmaya ve hakaiki de izafileştirmeye varır. . Bediüzzaman bu hususta da ihvan'ına hakikat
dersi verir ve şöyle söyler: "Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah(r.h.) ile bir muhaveremi (sohbetimi) hikaye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin'in(k.s.) has müridi (talebesi) idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritâne muhabbet (aşırı sevgi) ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:
'Hazret-i Ziyaeddin bütün ulûmu (ilimleri) biliyor. Kâinatta, kutb-u âzam (zamanın en büyük evliyası) gibi herşeye ıttılaı var (herşeyden haberi var).' Beni onunla raptetmek (bağlamak) için çok harika makamlarını beyan etti.
Ben de o kardeşime dedim ki: 'Sen mübalağa ediyorsun (abartıyorsun). Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam (mağlup) edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin'i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin
ya zail olur (kaybolur) veyahut dörtten birisine iner.
Fakat ben, o zât-ı mübareki senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü, Sünnet-i Seniyye dairesinde (Peygamber yolunda), hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak,
bilakis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin.' Benim o kardeşim insaflı ve müdakkik bir âlim olduğu için, benim nokta-i nazarımı kabul edip takdir etti."
"Aziz kardeşlerim, üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin (iyiliğin) on sayılmasıyla, seyyienin (kötülüğün) bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sair hasenata karşı kalbi
bulandırıp itiraz etmemektir."
"Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil, belki daha ziyade uhuvvetini kuvvetleştirip (dostluğunu artırıp) ıslahına çalışmak, ehl-i sadakatin şe'nidir (sadık dostluğun gereğidir)." Ünvanı seven ünvanperestler Şeyh Ziyaeddin'i değil, Bediüzzaman'ı değil Ehl-i beyt imamlarını değil kendisi sevmektedirler. İşin hulasası budur.
|