Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

MustafaÖzcan.com

 

Ana Sayfa

Güncel Yazilar

Kitaplar

Röportaj

Fikir Köşesi

Ziyaretci Defteri

Biyografi

İletişim

 

 

Mustafa Özcan

 

 

Mesafe kapatılamayacak kadar derin

Kardavi, Şii yayılmacılığı ve tehlikesine karşı tarihi çıkışıyla hayatının ve belki de hayatta yapabileceği en büyük hizmeti ifa etmiştir. Eğer onun dışında birisi bu tehlikeye temas etseydi muhakkak ki tesiri olmayacaktı. Bunu bildikleri için Şiiler onun karşısında kah sopa kah havuç politikası uyguluyorlar. Mehr Ajansından Hasanzade'den sonra gönlü gibi ağzı da bozuk olan Kuveyt'teki merciiyyet temsilcisi Muhammed Mehri de Kardavi'yi Siyonizme hizmet etmekle suçlamış ve Katar'dan atılmasını istemiştir. Bu olsa olsa, mutaassıp Şiilerin ne denli arsız olduklarını gösterir. Ve Mehri Irak'ta Şiilerin Sünnilere yönelik kimlik katliamı yaptıklarını söylemesine itiraz ederken; aslında, kendisi de bizzat Kardavi'nin şahsında tehcirlerine cevaz vermiş olmuyor mu ? Şiilik Sünni dünyaya egemen olursa Mehri'nin tavrından kitlelerin başına ne gelebileceğini tasavvur edebilirsiniz. Bu bir Safevi zihniyetidir ve 800 yıl Sünni kalan İran'ı kılıçla vezorla şiileştirmişlerdir. Bugün Aleviler 'bütün baskılara rağmen' Anadolu'da kendi kimliklerini ve varlıklarını  muhafaza etmektedirler ama İran'da Sünnilik sadece uçlarda kalmıştır.  Fatimilerin Mısır'da başaramadıklarını Safeviler İran topraklarında başarmışlardır.  Tarihi olarak baktığımız zaman dini olarak farklı olsa da  700 ve 800 yıllık süreç sonrasında bir Endülüs'ün kimliği bir de İran halkının kimliği zorla değiştirilebilmiştir.  İran zamanla İslam coğrafyasının merkezinde köprü değil büyük bir haile ve duvar olarak yükselmiş ve İslam alemini birbirinden yalıtmış ve gücünü daima zayıflatmıştır. Bundan dolayıdır ki, Brzezinski belki de çok haksız olmayarak İran ile Türkiye'nin birbirlerini sıfırladıklarını söylemiştir. Dolayısıyla İran özellikle son 600 yıllık dilim içinde İslam aleminin müspet değil menfi gücü haline gelmiştir. Belki Humeyni iyi niyetle birlikte bunu değiştirmek istemişse de tarih bumerang gibi geri zıplamış ve maksadının aksi hasıl olmuştur.  İşte Kardavi'nin tarihi çığlığı bu noktada yükselmiştir.

*

  Fehmi Huveydi  ve Ahmet Kemal Ebu'l Mecd gibiler vahdet ve ittihadı gerekçe göstererek (Haricilerin de vaktiyle vahdet istemelerini unutmuş görünüyorlar) Kardavi'nin fer'i bir meseleyle uğraştığını ileri sürüyorlar. Halbuki bu iddia bir mugalatadan ibarettir. Buna mukabil, Kardavi Ebu'l Mecd'e hitaben bir mektup kaleme almış ve bu mektup yayınlanmıştır. Bu mektubunda Kardavi yine bir kez daha İran'ın Şiiliği siyasi ve yayılmacılık emellerine alet ettiğini ifade etmiştir. Bununla da kalmamış ve teşeyyü tehlikesi geçmedikçe takrip toplantılarını boykot edebileceğini söylemiştir. Kardavi'nin arz ettiği gibi bugün İran'ın elinde yeniden silaha dönüşmüş olan Şiilik İslam ümmeti açısından büyük bir tehlike barındırmaktadır. Kardavi bunun gelecekte savaşlara bile neden olacağı uyarısında bulunmaktadır. İran'ın gizli gündemi arazlarla açığa çıkmış ve bardak taşmıştır. İşte bu uyarılar karşısında bir heyet Kardavi'yi teskin etmek amacıyla Katar'a gelmiş Velayeti ve Teshiri bu dosyanın kapatılmasını teklif etmiş ve Kardavi'yi boşuna teskine yeltenmişlerdir. Yine ilkeler pahasına teskini denemişlerdir. Kardavi sukunet bulsa bile meselenin özü değişmez ki ! Kardavi heyete, tehlike geçmedikçe uyarılarına devam edeceğini söyleyerek mukabele etmiştir. Fadlallah'ın, ' sahabilere sövmeye tahrim ediyorum' şeklindeki sözleri de zevahiri kurtarma arayışıdır. Şiiler ve Sünnilerin çıkış ve bakış noktaları farklı olduğundan tarih iki farklı istikamette gelişmiştir. Bu gerçeklerle yüzleşmeden bir iki jest, mücamele ve populist yaklaşımla mesele üstesinden gelinebilecek  durumda değildir. Aradaki mesafe pek derindir ve muvasala imkanı adeta yoktur. Değerler bile istismara konu olduğundan dolayı ortada güven yoktur ve bu güven yokluğu da işbirliğine imkan vermemektedir. Mesele dini inançların da ötesinde yöntem sorunudur. Bu yöntem sorununun başında takiyye prensibi gelmektedir.

*

Sanıldığı gibi Şia ile ortak noktalarımız Hayrettin Karaman gibilerin Teshiri'den naklettikleri yüzde 85/95 nisbetinde değildir. Buradan yola çıkanlar Şiilerle Sünniler arasındaki ihtilafın Sünni fıkhi mezheplerden daha fazla olmadığını yani bir Şafii ile Hanefi arasındaki fark kadar olduğunu savunuyorlar. Öyleyse bu kavganın nedeni ne ? Yine öyleyse neden Fadlallah Sünni mezheplerden birisiyle taabbüde fetva vermiyor ? Bu ancak şapkadan tavşan çıkaranların marifetidir. Halbuki Şiilerle kaynaklarımız bile ayrı. Asıl fark usulde yani fıkhi alanda değil fırka ve akaid alanındadır. Meselenin özü buradadır. Sözgelimi 'gulat-ı ehl-i sünnet' olarak anılabilecek olan selefiler ile kaynaklarda beraberiz. Sözgelimi Kur'an ve hadis kaynaklarımız bir ve aynı. Onlarla kitabın ve sünnetin anlamında farklılığımız var. Bizimle onlar arasındaki faklılık bir nevi şia içindeki Ahbarilerle Usuliler arasındaki fark gibidir.  Bu da tevil, teşbih ve tasavvuf anlayışından kaynaklanmaktadır. Selefiler genel anlamda tasavvvufu dışlamaktadırlar. İranlıların benimsediği irfan ise tasavvuf olmayıp bir nevi hikmet altında toplanılabilecek felsefi ve çoğu kez batini anlayış ve yorumlardır. Şia ile kaynak beraberliğimiz olmadığı gibi tarihi okumada da tam iki zıt vizyona sahibiz.  Selefilerle tarihe bakışımızda özel farklar olsa da Şiilerle olduğu gibi genel fark yoktur. Şia ile kaynaklarımız bile ayrıdır. Tarih anlayışındaki farklılığımız da bu husustan neşet ve teferri eder.  Sözgelimi Küleyni Kafi'sinde eldeki mevcut  mushafın gerçeğinin üçte birini teşkil ettiğini savunmaktadır. Bunun bütün Şiileri bağlamadığını farz etsek bile (öyledir de)  hadis külliyatımız tamamen ayrıdır. Dolayısıyla tarihi şahsiyetlere bakışımız ve dini bir bütün olarak yorumlamamız da farklıdır. İtiraz makamında farklı hadis külliyatlarında ortak noktalar ve hadisler olduğu söylenebilir. Bu da doğrudur ama bağlam farkıyla. Sadece bir noktasına temas etmek gerekirse.  Sözgelimi Peygamberimiz :" Fatıma benden bir parçadır kim onu üzerse/kızdırırsa beni kızdırmış olur' hadis-i şerifi hem Şii hem de Sünni kaynaklarda vardır. Ama bağlamı tamamen değişiktir. İkrime kızkardeşlerini vermek için Hazreti Ali'ye başvurur. Hazreti Ali Hazreti Peygamberden izin ister ve bir iki gün düşündükten sonra Efendimiz Hazreti Ali'yi çağırır ve kendisine bu sözleri söyler. Sünni kaynaklara göre mesele böyledir. Elbette sözün hususiliği umumiliğine engel değildir. Lakin Şiiler bu hadisin kapsamını Mehri'nin 'nasibi/Ehl-i beyt düşmanı'  olarak nitelendirdiği Kardavi gibi kimsele karşı kullanırlar. Diğer benzerlikleri de buna kıyas edebilirsiniz. Dolayısıyla benzerlik içinde bile benzemezlik var.

*

Tarih bağlamında 1400 yıllık tarih içinde onlarla gerçekte değil ama sureta anlaşabildiğimiz tek nokta 4 veya 5 yıllık Hazreti Ali hilafetinden ibarettir. Orada da anlayış birliğimiz suretadır. Zira onlar Hazreti Osman'ın şehadetinden sonra gecikmeli olarak nasb ve vasiyetle yani tayinle (Gadir-i Hum'da) Hazreti Ali'nin imameti (hilafeti) devraldığını söylerler. Sünnilere göre ise tarihi gerçekler başkadır. Karmaşa ortamında kalan sahabiler Hazreti Ali'ye başvururlar o ise kerhen bu görevi içtimaive siyasi bir görev olarak ( görevlendirme değil) kabul eder. Dolayısıyla tarih anlayışımızdaki müştereklik de bundan ibarettir.  Yani 4-5 yıllık süre noktasında bile anlayışımızda mahiyet farkı vardır. Ortak tarihi figürlerimiz de yoktur. Bizim şeytani dediğimize onlar Rahmani derler. Sözgelimi bize göre Şeytan-ı Tak olan onlara göre Rahman-ı Tak'dır.  İbni Sebe gibi figürleri kabul etmezler ama rahatlıkla kimi sahabileri İbni Sebe suretinde tasvir ederler. Biz Kudüs'ü kurtardığı için Selahaddin Eyyübi'yi tebcil ederiz onlar ise Fatimi devletini yıktığı için lanete müstehak görürler.  Dolayısıyla mesafe bazılarının tasavvur ettiklerinden çok daha derindir.  Bunu reddedenler bizim taraftan saflar, öteki tarafta da uyanıklar yani takiyyecilerdir.

 
 

 

 

 

 

 

 

Güncel Kitap

İslamın Papa'ya Cevabı

Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

 

 

 

 

 

Kitap

Siyaset ve Itidal

 

 

Siyaset ve İtidal

“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir,” denmiştir. Gerçekten de başarının iki sırrı ve anahtarı var. Birisi ihlas ve samimiyet, diğeri de doğru yöntemdir. Bugüne kadar tökezlememizin sebeplerinden birisi yanlış yöntemde ısrardır. Söz gelimi, İslam, ahkamı ve esasları itibarıyla kapsamlı ama usulü ve yöntemi itibarıyla tedricîdir. Dolayısıyla uygulanması hikmet gerektirir.

Aktuel makaleler

Mustafa Özcan

Geleceği keşfedenler

Mustafa Özcan

Zirveleri devirmek

Mustafa Özcan

Bizdenciler!

 
Mustafa Özcan
İlk direnişci
 
Mustafa Özcan

Dostun attığı gül...  

 
Mustafa Özcan

Kayıp hakikatın peşinde..

 
Mustafa Özcan

Özgürlük takıntısı

 
Mustafa Özcan
Brown`u cepheye sürmek
 
Mustafa Özcan

Gates hayal görüyor

 
Mustafa Özcan

Diyarı evlad-ı fatihandan diaspora Türklerine

   
Mustafa Özcan

Bilderberg

 
Mustafa Özcan

Geylani Türbesine saldırı

   
Mustafa Özcan

Kozmetik sistem

   
Mustafa Özcan

Şükran ve minnet

 
Mustafa Özcan

İslam'ın altıncı şartı

 
Mustafa Özcan

Acemi

 

EMAiL

Copyright ©  2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

Yenibosna İstanbul Türkiye