Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

MustafaÖzcan.com

 

Ana Sayfa

Güncel Yazilar

Kitaplar

Röportaj

Fikir Köşesi

Ziyaretci Defteri

Biyografi

İletişim

 

 

Mustafa Özcan

 

 

İran'ın yerini Pakistan mı alıyor ?

BAE'de yayınlanan Beyan gazetesinin 5 Ekim 2008 tarihli nüshasında; yazarlarından Celal Arif  'İran'ın yerini Pakistan mı alıyor ? diye soruyor. Aslında başlığı sorudan daha net. Evdau Pakistan : Hel takrabul mesafe Beyne Amerika ve iran ? Bölgede bir denklem ve denkleme uygun olarak stranç tahtası var. Bu stranç tahtasını iyi anlamak için ABD'nin İran'ın bu strançtaki yerine bakışını iyi anlamak lazımdır. Ve yine neden zayıf Irak halkasından başladığını ve sıranın hala İran'a gelmediğini. Elbette sıra hiçbir zaman İran'a gelmesin ve gelmeyebilir de. Ama denklem zaten buna göre kurulmamış. Nufuz paylaşımına gidemezlerle İran'ı vurmak elbette bir seçenek olarak her zaman masada duracaktır. En azından kısa vadede. Ama bu seçenek Irak ve Afganistan'ı vurmak kadar kesin değil. ABD'nin İran'a bakışını anlamak için ilk önce İranlıların da akil adamlar olarak tanımladığı şahsiyetlerin duayenlerinden olan Kissinger'in tahliline bakalım. Kissinger, 11 Eylül'den itibaren İslam alemine yönelik olarak başlatılan soğuk savaş ikliminde İslam dünyasını iki kutba ve parçaya ayırıyor. Sünni çoğunluk ve Şii azınlık. Bu denklemde Şii azınlığı Sünni çoğunluğu zayıflatmak için manivela aracı olarak görüyor. Bunun için Sünni çoğunluğa karşı Şii azınlık ve onu temsil eden İran'la işbirliğini savunuyor. Bu bağlamda, 1971 sonrasında Çin ile SSCB sarkacında Çin'e açılma politikasının İran'a yönelik olarak da uygulanmasını salık veriyor. Komunist dünya ile soğuk savaş bitti ve onun yerini İslam dünyası ile soğuk savaş aldı. Öyleyse eski denklemde Çin'in konumunu ve yerini İran niye almasın ? Esasında bu bakış açısıyla ilgili uygulamaları fiiliyatta 11 Eylül'den sonra berrak olarak Afganistan ve Irak işgallerinde görüyoruz. Bu siyaset resmi hale gelemedi zira iki taraf da istedikleri halde anlaşmayı tam olarak kotaramadılar. 180 derece manevra yapmakta zorlandılar.  Bunun ipuçlarını İran ile daha yakın ilişkileri savunan David Ignatius'un yazılarında da görebiliyoruz. 'Tehran Definite 'Maybe' başlıklı yazısında ( July 10, 2008, Washington Post) bunun ipuçlarını veriyor.  Rusya karşısında Çin ile ABD anlaşmasının brokeri olan Kissinger benzeri bir yapılanmayı ve ilişkiyi İran ile ABD arasında da tahayyül ediyor. Bu karşılıksız da kalmıyor. Kissinger 1974 yılından itibaren benzeri bir yakınlaşmayı dolaylıolarak Suriye-İsrail arasında kotarmıştı. Suret-i haktan görünen ve Arapların desteğini de alan Hafız Esad Kissinger'in arabuluculuğu ve İsrail'in onayıyla Lübnan'a girmişti. Bugün de Beşşar Türkiye üzerinden yürütülen dolaylı görüşmeler ve ardından gelecek doğrudan görüşmeler üzerinden Lübnan'a dönebilmek için benzeri bir muvaazaya varmak istiyor. Elbette faturası var.

*

Ignatius'un görüştüğü 'bazı ılımlı İranlılar' (kim olduklarını söylemiyor)  ABD ile İran arasında, 1971 yılında Çin ile ABD arasında geliştirilen ilişkiler türünde bir ilişi türünün kurulmasını istemişler. Muttaki buna mukabil ihtiyatlı bir iyimserlik içindeymiş ve belki ile evet arasındaki yolun epey mesafeli olabileceğini söylemiş ama diplomatların ilk öğrendikleri ve öğrettikleri kelimenin de uzlaşma olduğunu hatırlatmış. Burada İran'ın politikası tamamen kendisini belli ediyor.  O da nükeeler  programında olduğu gibi belirsizlik politikası. Netleşmek iran'ı bozar. Bundan dolayı da bıçak sırtı olarak 'haevet' politikasını sürdürmesi gerekir. Bu politikanın da içi İranlıları dışı sempatizanlarını yakar. Lakin Ignatius'un yazdığı sıralarda (Temmuz ayı) İran ile ABD neredeyse ilk önce CNN'in haberi doğrultusunda diplomatik temsililik açıyorlardı.  ABD Tahran'da maslahatgüzarlık açıyordu. İkinci bir emre kadar talik edildi.  Muttaki ve Nejad bununla igili açıklamalar yaptılar. Ancak daha sonra bu arayış kemale eremedi. Onun edeni de Bush'un emri vaki ile gelecek liderin İran polikasını belirlemek ve tayin etmek istemeyişi.. İlişkilerin geleceğini ve tayinini gelecek idareye bırakmak arzusu. Özellikle bunu yaparak McCain'in elini kolunu bağlamak istememiş.

*

ABD ile İran arasındaki ilişkilerin geleceğini bölgesel gelişmelerin karakteri belirliyor. Esasında İranlıların Ziya Ul Hak'ın batıcılığını nazara vermek istedikleri halde Amerikancılığına değinme gereği bile duymadıkları Müşerref  iktidarda kalsaydı objektif olarak İran'a karşı  ABD'nindaha şahince politikalar izlemesi mümkündü. Pakistan'da iktidar değişimi ABDnin elini kolunu bağlıyor. Şu anlamda. Gerçekte Benazır'ın dul kocası Asıf Ali Zerdari Müşerref'ten daha ziyade Amerikan yanlısı olsa da Müşerref'e göre daha zayıf ve kırılgan.  Pakistan'ın bu durumda İslamcıların kucağına düşmesi daha belirgin bir ihtimal. Pakistan'ı dizginlemesi güç. ABD alenen Hindistan'la nükleer alanda işbirliği yaparken  Pakistan halkından, ABD'ye dostça bakması beklenemez. Amerikan düşmanlığı veya karşıtlığının aynı şekilde ordu ve istihbarat saflarında da artması kaçınılmaz. Bundan dolayı ABD İslami cepheye ve cenaha kayma ihtimali karşısında İran meselesini  arkaya atar ve öteler. Celal Arif de bunu yazmakta. Ya da biraz daha yalın söylemek gerekirse nasıl Taliban ile ABD geriliminden ve sürtüşmesinden ve keza Saddam ile Bush sürtüşmesinden İran kazanmışsa Pakistan'ın İslami cenaha kayma ihtimalinden de birinci ve evleviyetle İran kazançlı çıkacaktır. Netice itibarıyla Pakistan'da iktidarı zorlayanlar ABD'nin Afganistan'da devirdiği Taliban'ın uzantıları ve müttefikleri. ABD ile aralarında kan davası var. Bugün Şii-Sünni meselesi, sadece teorik bir mesele değil aynı zamanda bölgesel paylaşım meselesinin merkezinde olan bir meseledir. Strancın bir tarafını oluşturmaktadır. İngiliz Komutan Mark Carleton, Afganistan'da kesin bir zafer kazanamayacaklarını açıkladı. Ve ırak'ta direniş sönmeye yüz tutarken Afganistan'da daha da alevleniyor. Peki sebebi ne ve niye ? Hizbullah direnişi diye yeri göğü inletenlerin bununla ilgi bir cevapları var mı ?  Hayır. Afganisan'da müttefiklerin Irak'ta ise direnişin bozguna uğramasının nedeni Şii denklemidir. Yani Kissinger'in kurguladığı denklemin sonuçlarıdır. Afganistan'da direniş yekpare hareket ederken ABD Irak'ta Şii-Sünni ikileminden yararlanarak Sünni direnişçileri enterne edebilmeyi başarmıştır.

Dediklerimizin ispatı The Independent gazetesinin Irak uzmanı yazarı Patrick Cockburn'un yazdıklarıdır. Elbette inanmayanlar için şunu söylemek mümkün. Sünni gözüyle değil uzman gözüyle yazmıştır.

  Konuyu, 14 Eylül 2008 tarihli BBC-Türkçe basın özetlerinden  takip edelim : 'Irak'ta zafer kazanılmadı'. Independent on Sunday'in dış haber sayfalarında, deneyimli Irak muhabirleri Patrick Cockburn'ün imzasını taşıyan bir haber var. "Irak'ta şiddet azaldı - ama ABD asker sayısını artırdığı için değil" başlığını taşıyan bu habere göre şiddetin azalmasının sebebi, Irak'a artık Şiilerin ve İran'ın hakim olması. Ayrıca İran'ın, 2006'da göreve gelmesinde önemli rol oynadığı Nuri el Maliki hükümetini yüzde 100 destekleme kararı alması da, şiddetin azalmasında etkili oldu. İran, güçlü Şii lider Mukteda es Sadr ile Irak hükümeti arasında ateşkes sağladı."Son haftalarda ABD'nin, İran'ı pek eleştirmemesi dikkat çekici" diyen Cockburn'e göre bunun sebebi Rusya ile yaşanan gerginlik kadar, Irak'taki Amerikan güvenliğinin büyük ölçüde İran'a bağlı olduğunun anlaşılması.

Yazar bu noktaları anlamayarak "Irak'ta zafer kazandık" propagandası yapan ABD başkan adaylarından John McCain'in iktidara gelmesiyle, Irak'taki savaşın yeniden alevlenebileceği uyarısında bulunuyor…" Yani Irak'ta Amerikalılar için bir zafer varsa bu, böl-parçala ve yut zaferidir. . Sonuç : Vahid Abdulmecid'in dediği gibi İran'ın amacı direnç değil direnç oyunu üzerinden paylaşmada elde edeceği paydır ( El Ahram, 7/10/2008).

 
 

 

 

 

 

 

 

Güncel Kitap

İslamın Papa'ya Cevabı

Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

 

 

 

 

 

Kitap

Siyaset ve Itidal

 

Siyaset ve İtidal

“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir,” denmiştir. Gerçekten de başarının iki sırrı ve anahtarı var. Birisi ihlas ve samimiyet, diğeri de doğru yöntemdir. Bugüne kadar tökezlememizin sebeplerinden birisi yanlış yöntemde ısrardır. Söz gelimi, İslam, ahkamı ve esasları itibarıyla kapsamlı ama usulü ve yöntemi itibarıyla tedricîdir. Dolayısıyla uygulanması hikmet gerektirir.

Aktuel makaleler

Mustafa Özcan

Geleceği keşfedenler

Mustafa Özcan

Zirveleri devirmek

Mustafa Özcan

Bizdenciler!

 
Mustafa Özcan
İlk direnişci
 
Mustafa Özcan

Dostun attığı gül...  

 
Mustafa Özcan

Kayıp hakikatın peşinde..

 
Mustafa Özcan

Özgürlük takıntısı

 
Mustafa Özcan
Brown`u cepheye sürmek
 
Mustafa Özcan

Gates hayal görüyor

 
Mustafa Özcan

Diyarı evlad-ı fatihandan diaspora Türklerine

   
Mustafa Özcan

Bilderberg

 
Mustafa Özcan

Geylani Türbesine saldırı

   
Mustafa Özcan

Kozmetik sistem

   
Mustafa Özcan

Şükran ve minnet

 
Mustafa Özcan

İslam'ın altıncı şartı

 
Mustafa Özcan

Acemi

 

EMAiL

Copyright ©  2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan

Yenibosna İstanbul Türkiye