|

|
MustafaÖzcan.com
|

|
|
|
|
Mustafa Özcan
|
|
Harici, Mutezili ve Şii kompleksi
Modernizmin
hastalık ve illetlerinden birisi de güce karşı prestişe neden
olmasıdır. Müslümanlar din ile dünyayı birlikte yürütemediklerinde ve
bu denklemde bir bozulma olduğunda modernizme öncülük etmek yerine onun
peşine takılmak mukadder olur. Bu itibarla, hiçbir kademede görev ihmal
edilmemelidir. Rehberlik makamı yerine tebeiyet makamından da
mürekkebü'n naks dedikleri kompleks hasıl olur. İbni Haldun'un
deyimiyle bu da galipleri taklide yönlendirmektedir. Bunun da iki tarz
tezahürü olmaktadır. Birisi içe doğru diğeri de dışa doğru. İçe dönük
kompleks genellikle İslami geleneğin küçümsenmesi buna mukabil cahili
geleneğin ise başacı edilmesidir suretiyle gelişir. Sözgelimi, Mısır'da
Taha Hüseyin'in yaptığı gibi, Firavunlar medeniyetine öykünmek bu
örneklerden birisidir. Yine Taha Hüseyin ve Selame Musa hem geçmişteki
İslam öncesi cahili medeniyetlere hem de modern Batı medeniyetine
öykünmüş ve onları taklide çağırmışır. Günümüzden bir başka misalde,
The Independent yazarlarından Yasmin Alibhai-Brown 'Biz Müslümanlar
olarak neden kendi kendimizi tahrip ediyoruz ?' başlıklı yazısında tam
da bu konuya temas ediyor ve günümüzde Müslümanların bir aydınlanma
peridoyu ve dönemi olan Ekber Şah dönemini örnek almaları gerektiğini
savunuyor (1). Ekber Şah dönemini geçmişte yaşanan altın çağ
örneklerinden birisi olarak değerlendiriyor. Burada Kemalistlerle aynı
zemini paylaştığını görüyoruz. Hatta başka yazılarında :' Türkiye
laik(çi)leri orada bizim için mücadele veriyorlar' diyor. Burada ilginç
olan, Ekber Şah dönemini ve modernizmini bir aydırnlanma dönemi olarak
algılaması ve günümüzdeki modernistlerin de onu model olarak almalarını
istemesi. Bildiğimiz gibi, o dönemde İmam Rabbani'ni tecdit hareketiyle
dönemin aydınlanma hareketi olarak da anılan Ekber Şah modernizminin
birbiriyle çatışma halindedir. Bu kompleks hali üç tarz tepkiyi tevlit
etmiştir. Bunlardan birincisi, mevcut Batı medeniyetine öykünmek.
İkincisi, İslami temellerden yola çıkarak mevcut duruma mukabele
geliştirmek yerine İslam harici geçmiş ve dayanaklar aramaz. Buna
Seyyid Kutup yeni cahiliyet de demektedir. Bu da modernizm karşısında
kompleksli ilişki türlerinden birisidir. Üçüncüsü de İmamı Malik'in
dediği gibi ümmetin ahirinin de öncesinin selahıyla selah bulmasına
inanmak ve bu yolda hamleler geliştirmek ve ataklar yapmaktır.
Modernizm karşısında yenilgi psikolojisinin ürettiği reflekslerden
birisi de geçmişte inkiraz etmiş veya etmemiş mezheplere öykünmek ve
onları taklit etmektir. Bu surette sünni dünyada modernizme refleks
bağlamında özelliklle de Mutezile ve Haricilere ve Şiilere karşı
kompleks üretmiştir. Şiiliğe karşı kompleksin temel nedenlerinden
birisi siyasidir ve daha sonra bu mezhep sempatisi halini almıştır.
Özellikle de İran devriminin etkisi Şii kompleksi intaç etmiştir. İran
devrimiyle birlikte gözleri kamaşan kimi sünniler kendi değerlerinden
şüphe etmeye değerlerini küçümsemeye veya en azından Şii mezhebinin
değerlerini içselleştirmeye ve aradaki mesafeyi yok farzetmeye ve onu
sünnilikle eşitlemeye ve aynı kategoriye sokmaya başlamışlardır.
Bazıları daha da ileri giderek yekten Şiiliği benimsemektedir. Bu
yaygın bir durum olduğundan ve epey detay istediğinden dolayı şimdilik
bu meseleyi burada ele almayı talik ediyor ve başka bir vakte tehir
ediyoruz. Bununla birlikte, illet aynıdır. İslam'ın geri kalmışlığını
Gazali gibilerin aklı ikinci plana atmasına bağlayanlar bunun panzehiri
olarak nascılığa karşı akılcılığı ve bu bağlamda akılcı bir mezhep
olarak telakki ettikleri Mutezile'yi öne çıkarmaya başlamışlar ve onun
eteğine tutunmuşlardır. Bunlara da neomutezile akımı denmiştir.
Esasında İbni Teymiyye ve İbni'l Kayyım üzerine kurulu neoselefilik
anlayışı noktasındaki komplekslerin kaynağı da aynıdır.
Belki
de bu noktada en kompleksli yaklaşım Harici mezhebine öykünmek
olmalıdır. Zira, İslam mezhepleri arasında en menfuru olan kanla ve
Hazreti Ali'ye isyanla anılan Hariciliktir. İlginçtir, bugün
Hariciliğin yaşadığı tek devlet olan Umman Sultanlığı ile İran
ilişkileri neredeyse hiçbir sünni ülkeye ansip olmayacak şekilde metin
ve sağlamdır. Bunun nedeni de yine siyasidir. Taliban-İran ilişikleriye
kabil-i kıyas olmayacak şekilde köklüdür. Bunun bir nedeni de,
aralarında ilişkinin rakabete dayalı olmaması ve aralarında rekabete
yer olmaması ve ikisinin de sünni dünya karşısında kendisini yalnız
veya azınlık olarak hissetmesidir.
Çok ilginçtir, Mutezile mezhebi gibi mezhepler inkiraz etse ve yok
olsalar da bazen başka mezhepler arasında yaşamaktadırlar. Haricilik de
öyledir. Özellikle ifrat ve tefrit şıklarıyla birlikte. İslami
liberaller onun tefrit tarafını, radikaller de ifrat tarafını tevarüs
ve temsil etmektedirler. Bu hususta kitap telif edenlerden birisi de
Deyr-i Zur ulemasından İmam-ı Nevevi'nin Bustanu'l Arifin kitabını
tahkik eden Muhammed Sail El Örfi'dir. Bu hususta 'Takammusu'l Havaric
Fi'l Mezahibi'l İslamiyye ' kitabıyla bu meseleyi enine boyuna ele
almıştır. Adeta kitabında kadavra haline gelen haricilik fikrinin başka
anlayışlar içinde gizlendiğini ve diğer mezheplerin içine çekildiğini
vebir nevi onlarda tenasüh ettiğini ve reenkerne olduğunu (2) ifade
etmektedir. Haksız da sayılmaz.
VAHDET İLE TEVHİDİ AYIRANLAR Mısırlı
yazar Muhammed Umara ridde savaşlarına neden olan ridde mantığını
tevhid ile vahdeti ayırma girişimi olarak değerlendirir. Hazreti
Peygamberin (S.A.V.) dar-ı bekaya irtihalinden sonra Mekke, Medine ve
Taif veya bir rivayeet göre Bayreyn hariç Hazreti Peşgamber döneminde
itaat altına girmiş Ceziretü'l Arab'ın birçok belde halkı zekatla
namazı ayırmaya başlamış ve bunlara yapılacak muamele konusunda İslam
idaresi iki kampa ayrılmıştır. Hazreti Ebubekir (radıyallahu Anh)
başını çektiği kampın kararlı davranmasıyla mesele çözülmüştür. Hazreti
Ebubekir, Hazreti peygambere verilen bir deve yuları dahi olsa bunu
esirgeyenlere karşı ilan-ı harp edeceğini açıklamıştır. Fiilen de bunu
yapmıştır. Ancak bu kararlılık sayesinde erken dönemde tevhid ile
vahdetin arasının açılması engellenmiştir. İkinci kampı veya anlayışı
temsil eden Hazreti Ömer Radıyallahu Anhu ise meseleyi zamana yayma
atraftarı idi tevhide razı olup da vahdet bağını koparanlara karşı
ilişmeme siyasetini güdüyordu. Ama Hazreti Ebubekir'in bu husustaki
kararlılığı ve kimsiden perva etmemesi ve haklı oluşu karşısında
Hazreti Ömer sonunda Hazreti Ebubekir'in (R. A.) görüşüne gelmiştir
(3). Hazreti Ebubekir tevhit ile vahdetin birbirinden ayrılmasına karşı
çıkmış ve bunu ridde/cahiliyete dönüş olarak değerlendirmiştir. Tarih
onu haklı çıkarmıştır. Bilahare Hazreti Ali yanında ve safında olup da
ifrat eden Hariciler bu ifratları tutmayınca bu defa da tefrit ederek
ridde olayında olduğu gibi siyasetle veya vahdetle tevhidi birbirinden
ayırmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda, hilafetin gereksizliğine
hükmetişlerdir. Günümüzde de benzeri karakter taşıyanlara sıklıkla
rastlanıyor. Radikallikten liberalizme geçenlerin haddi hesabı yok. Bu
yönüyle günümüzde siyasetle tevhidi veya vahdetle tevhidi ayıranlardan
ve bu anlamda Haricilere özenenlerden birisi de Bayreynli yazar
Muhammed Cabir El Ansari'dir. Katarlı eski Şeriat Fakültesi Dekanı
Abdulhamid Ansari ile Muhammed Cabir el Ansari'nin görüşleri birbirine
yaklaşmaktadır. Onlar günümüzün liberal haricileridir. Hariciler
başkalaşım geçirmişler ve Hazreti Ali döneminde ifrat ve isyan halinden
sonra devleti ve hilafeti reddetmişlerdir. Pratik yanlışları onları
teorik yanlışa götürmüştür. İlk hallerinde de sonraki hallerinde de
heva ve heveslerine uymuşlar heva ve heveslerini kural edinmişlerdir.
Bu bağlamda, biraz da Ali Abdurrazıkk gibi Muhammedr Cabir el Ansari
İslam'da siyaset ile dini alanı birbirinden ayırmak gerektiğini
söylüyor. Dini ile siyasi olanın alanlarının birbirinden ayrılması
gerektiğini vazediyor. Aynısını Ali Abdurrazık 1925 yılında El İslam ve
Usulu'l Hükm kitabıyla birlikte yapmıştı. Kitabın yayınlanışının da
hilafetin kaldırılmasının hemen sonrasına rastlaması da manidar
bulunmuştur. Şerif Hüseyin gibi Senusilerin de Osmanlılara isyan
ettiklerini ileri sürerek bir nevi bunu meşru görür ve buradan yola
çıkarak hilafetin gereksizliğini savunmaktadır. Burada temel argumanı
İbni Haldun gibi yönetimin Müslümanların uhdesine bırakıldığını
söylemesi ve bu konuda da bir yükümlülük olmadığını savunmasıdır. Ona
göre bu vazife ilahi olmayıp ümmete terkedilmiştir. Halbuki çift
yönlüdür. Hem dini hem de insanlara bırakılmıştır. Şah Veliyyullah
Dehlevi, zamanında en büyük vecibenin hilafeti tahkim ve ihya etmek
olduğunu söylerken Bediüzzaman da asrımızın en büyük vecibesinin
İttihad-ı İslam olduğunu belirtmektedir. Demek ki, Mülümanların siyasi
bir vazifesi var. Burada Ansari siyaset alanını dini değil teknik bir
alan kategorisine sokuyor ve bu görüşünü, peygamberimizin Medine-i
Münevvere'ye teşriflerinde hurmalarını aşılayan ensar topluluğuna bunun
ne olduğunu sorması hadisesine üzeine bina ediyor. Meşhurdur ki, Ensar
gelip hurmaların aşılanıp aşılanmamasını soruyor ve Peygamberimiz de
nehiy makamına olmamakla birlikte bunun ne işe yaradığını sorması
üzerine bunu emir elakki eden Ensar hurmaları aşılamaktan
vazgeçiyorlar. Ertesi sene
hurmalar acı meyva veriyor ve yine geliyorlar. Durumu arzetmeleri ve
aşısız hurmaların acı meyva verdiğini söylemeleri üzerine Efendimiz '
Siz dünya işlerinizi daha iyi bilirsiniz' buyuruyor. Neredeyse
nübüvveti ve vahyi arzileştiren Abdulkerim Suruş da 'Şia'nın elinde
böyle bir hadis olsayı kurtulmuştu' diye boşuna demiyor! Elbette
hadisin sıhhatinden şüphe edilemez. Müslim gibi sağlam hadis mecmua ve
koleksiyonlarında yeralır ama mesele teknik bir meseledir. Hilafet ise
siyasi bir meseledir ve Müslümanların vahdetiyle irtibatlıdır. Şia'nın
imamet meselesinde savunduğu gibi nübüvvet gibi rükünlerden olmasa da
Müslümanların birliği ve dirliğiyle ilgili bir meseledir. Bu bağlamda,
Hazreti Ebubekir'in savunduğu gibi vahdeti ile tevhid birbirinden
zinhar ayrılamaz. Mücbir sebeplerden dolayı muvakkaten ayrılsa bile
Müslümanlar bunu içselleştiremez. Şah Veliyyullah'ın öngördüğü veçhile
aksine telafisine bakar. Maalesef bugün Müslümanlar tevhid ile vahdetin
ayrılmasını çeşitli bahanelerle içselleştiriyolar. Böylece haricilerin
mantığına teslim olmuş oluyorlar. İslami siyaseti ütopya olarak
değerlendirmekte ve İhsan Eliaçık gibi, facir veya fasık nasıl olursa
olsun bir devletin kifayetini savunmaktadırlar. Yine de fasık veya
facir de olsa Müslümanların birliğini remz ve temsil eden devlet bir
birliklerini temsil etmeyen devlet farklıdır. Ansari İslam'da hilafet
devleti olmadığına dair Medine vesikasından da guya kanıt getiriyor.
Ansari Muhammed Abduh'dan yola çıkan Ebu'l Mecd'in İslam'da devletin
sivil olduğunu ortaya koyduğunu hatırlatıyor. Bu bağlamda, Umman'da
hakim olan İbaziyenin siyasi anlayış ve deneyimine değinen Huseyin
Gabbaş (4) da İslam'da halifenin ilahi olarak atanmadığını
savunmaktadır. Ansari de bu Umman örneğinden yola çıkarak Müslümanlara
umum model çıkarmanın peşine düşüyor. Elbetteki Peygamber olmadığı için
halifeler Allah arafından gönderilmez ve atanmaz. Onların Allah
tarafından atandığı fikri onay makamında zaten Pavlos'un ve ondan maada
Emevilerin fikridir. Bildiğimiz kadarıyla İslam dairesin(d)e bunu
savunan olmamıştır. Olsa bile muteber sayılmamıştır. Bununla birlikte,
İslam'da halifeler meşruiyetlerini iki kıstastan alırlar., Birincisi,
ilahi hukuka bağlılıkları ve onu korumaları ve muhafaza ve tatbik
etmeleri. İkincisi de, halkın tensip ve ihtiyarına nail olmalarıdır.
İlahi teyidden ziyade burada halkın tefvizi ve tensibi sözkonusudur.
Lakin bu birinci şarttır ikinci şartı da İslami ilkelerden
sapmamasıdır. Bu sapma haddi aşma 'küfr-i bavah' yani açık küfür halini
alırsa o taktirde Müslümanların ona itaatları sakıt ve onu azletmeleri
üzerlerine vazife olur. Durum kesinlikle Ansari'nin anlattığı minvalde
değildir. Sivil idare falan diyerek kafa karışıklığına yol veriyor.
İslam'da siyasi alanın masum olmadığını; hata ve sevaba açık olduğunu
ve dolayısıyla içtihadi ve zanni olduğunu söylüyor. İslam'da hüküm ve
yönetimin hata ve sevap alanına açık olması yani beşeri tecrübeye
istinat etmesi ve yanılma payının bulunması onun gerekliliğini asla
ortadan kaldırmaz. Zaten dört halife döneminin tecrübesi ve deneyimleri
de bunu ortaya koymaktadır. Hazreti Ömer bundan dolayı kaç defa ' Ali
(R.A.) olmasaydı Ömer helak olmuştu' ve 'Muaz olmasaydı Ömer helak
olmuştu' gibi ifadeler kullanmıştır. Sorumluluk işin icaplarındandır.
Yeterlilik şartının olmaması gereklilik şartını ortadan kaldırmaz.
Dolayısıya Ansari'ninkisi içi boş bir tartışma. Daha doğrusu
modernizmin ürettiği kompleksin ürünüdür.
Mutezile kompleksi Modernizmin
getirdiği hastalıklardan olan aşağılık kompleksinin tezahürlerinden
birisi Mutezile kompleksidir. Modernizmin alt hastalıklarından biridir
ve güç karşısına eziklik hissetmenin bir başka tezahürüdür. Modernizmle
birlikte sık sık Mutezile'ye müsbet yönde atıflar yapıldığına şahit
oluyoruz. Onlar modernnizm döneminde fikir hürriyeti şampiyonları
olarak görülmüştür. Keza yine aynı dönemde Ekber Şah modernizmine
yönelik olarak da sahiplenici atıflar yapılmıştır. Bu yönde halis din
yerine şaibeli bir din anlayışı ikame edilmeye çalışılmıştır. Modernizm
karşısında aşağılık kompleksinin boyutlarından birisi de Mutezile
kompleksisidir. Buna mukabil, İran devrimiyle birlikte de bir Şii
kompleksi zuhura gelmiş ve baş göstermiştir. İkisinin nedeni de hezimet
psikolojisidir ve bu da İbni Haldun'un tespitinde olduğu gibi taklit
hastalığını ve kampleks hastalığını beraberinde getirmiştir. Bunda
şüphe yoktur. Selef alimlerine baktığımızda ise kompleks yoktur aksine
insaf ve ihkak-ı hak vardır. Sözgelimi, Gazali veya Fahreddin Razi gibi
Mutezile'ye karşı insaflı olmak başka ama igbirar inbihar dedikleri
kompleks hali daha başkadır. Muhammed Abduh'dan beri neomutezile akımı
adı verilen kompleksli bir akım türemiştir. Daha sonra açı daha da
büyüyerek Mutezile akımı Muhammed Arkun gibilerini kapsar hale gelmiş;
neredeyse İslam'la alakası kalmamış isimleri üretmiş ve türetmiştir.
Bizde son sıralarda Hayri Kırbaşoğlu gibi kimseler de bu cenahı temsil
ediyorlar. Onlara göre itikadi mezheplerde çoğulculuk esastır. Belki
aynı kaideyi dinlere de tatbik ediyorlardır Modernnizmle birlikte
Müslümanlara isabet eden hastalıklardan ve ibtilalardan birisi de
Mutezile kompleksidir. Bu komplekse ilk temas edenlerden biriside Yusuf
Karadavi'dir Karadavi'nin1 de isabetle temas ettiği gibi
kimi modernist isimler Muteziile'ye hak etmediği sıfatlar izafe
etmişlerdir. 'Aklın şovalyeleri', 'İslam'da fikir hürriyeti
şampiyonları' gibi sıfatlar bunlar arasındadır. Ve Mütevekkil'den beri
Mutezile'nin inkiraz etmesinden dolayı da kederlerinden yas
bağlamışlardır. Bu yazar ve çizerler Ehl-i Sünnet alimlerini kahinlere
veya ruhban sıınıfına (clergy) benzetmişlerdir. Ehl-i Sünneti kadimci
Mutezile'ye de ceditçi ilan etmişlerdir. Mutezile'nin yenilmesiyle
birlikte İslam'daki gelişmeci ve ilerlemeci anlayışın bittiğini ve
İslam'ın duraklama dönemine girdiğini savunmaktadılar. Kimileri bu
süreci keskin bir şekilde Gazali ile başlatıyorlar. Kimileri de Osmanlı
ile birlikte. Halbuki Gazali Mutezile'den ziyade filozoflarla
ilgilenmiş ve Tuhafut gibi kitaplarını onlara karşı kaleme almıştır.
Dolayısıyla Mutezile mazlum ekollerden birisi olarak ele alınmaya
başlanmıştır. Halbuki tam aksine, Ahmed Bin Hanbel ve birçok muhaddisin
maruz kaldığı mihne veya çile sürecinin mimarı Mutezile ileri
gelenleridir. Dolayısıyla (ehl-i beyt değil ama Şia'nın mazlumiyeti
gibi) Mutezile'nin mazlumiyeti de efsaneden ibarettir. Onların aklın
şampiyonları olduğu ve fikir hürriyetine taraftar oldukları iddiası da
yine bu temelsiz efsanelerden birisidir. Cahız gibi muhterem Mutezile
mensupları bile mihne fitnesini savunmuşlar ve hasımlara baskıyı ve
onlara göz açtırmamayı hoş görmüşlerdir ( Kifayetü'r ravi, Muhammed
Ekrem Nedevi, Daru'l Kalem, s: 160) Aksine, Ehl-i Sünnet, Mutezile
mezhebine karşı anlayışlı davranmış ve onlara karşı misillemede
bulunmamış ve misliyle mukabele etmemiştir. Şia ile Ehl-i Sünnet
arasındaki ilişkiler de böyledir. Anadolu'da Şah İsmail'den beri
Aleviler alevi olarak varlıklarını devam ettirdikleri halde İran'da Şah
İsmail'den sonra Şah Abbas Evvel ve Tahmasp dönemlerinde bir buçuk
yüzyılda şafiüyyü'l mezhep olan İran halkının ekserisi kılıç zoruyla
şiileştirilmiştir. Kılıç zoruyla İran halkı şiileştirilmiştir. Dördüncü
yüzyıldan sonra Mutezile inkiraz etmesine ağmen yine de bazı fikir
erbabı yaşamaya devam etmiştir. Zemahşari bunlardan birisidir. Keza
Mutezile'nin kimi görüşleri hem İsna Aşeriyye hem de Zeydiye içinde
yaşamaya devam etmiştir. İbni Ebi'l Hadit gibi kimseler bu mezhep
izdivacının şahidi ve onun ötesinde kanıtıdırlar.
Karadavi'nin de işaret ettiği gibi Ehl-i Sünnetin insafının bir
gösergesi olarak Zemahşari'nin tefsiri dışlanmamış aksine sünni alimler
asırlar boyunca Keşşaf'ı okumuşlar ve okutmuşlardır. Keza Mutezile'nin
önemli imamlarından olan Ebu'l Hüseyin el Basri'nin El Mutemed adlı
usul-i fıkıh kitabı Fahreddin Razi'nin mahfuzat ve ezberleri arasında
bulunuyordu. Hastalıklı hal, ötekisidir. Komplekstir. Keza Cahız'ın
edebi kişiliği ve eserleri onun sünni dünyasında da inkişaf etmesini ve
muhallet kalmasını temin etmiştir. Meselenin bu yönüne temas eden
Bediüzzaman şöyle yazmaktadır :'Ehl-i dalalet ve bid'at fırkalarından
bir kısım zatlar, ümmet nazarında makbul oluyorlar. Aynen onlar gibi
zatlar var; zahiri hiçbir fark yokken ümmet onları reddediyor. Bu
hususta hayret ediyordum. Mesela, Mutezile mezhebinden Zemahşeri,
mutezilikte çok mutaassıp olduğu halde, Ehl-i Sünnet âlimlerinin
mütehakkikleri, onun şiddetli itirazlarına karşı, onu küfür ve
dalaletle itham etmiyor bilakis bir kurtuluş yolunu onun için
arıyorlar. Zemahşeri'nin şiddet derecesinden çok aşağı olan Ebu Ali
Cübbai gibi Mutezile imamlarını ise merdut ve matrut sayıyorlar. Çok
zaman bu sır benim merakıma dokunuyordu. Sonra Allah'ın lütfuyla anladım ki,
Zemahşeri'nin Ehl-i Sünnet'e itirazları, hak zannettiği mesleğindeki
hak muhabbetinden ileri geliyordu. Yani mesela, Cenab-ı Hakk'ı her
türlü noksan ve kusurdan hakiki manada tenzih etmek, onun nazarında
kulların kendi fiillerinin hâlıkı olmasıyla oluyor. Onun için, Cenab-ı
Hakk'ı, tenzih etme muhabbetinden dolayı, Ehl-i Sünnet'in 'Kul fiilinin
yaratıcısı olamaz, her şeyin hâlıkı Allah'tır.' düsturunu kabul
etmiyor. Reddedilen diğer Mutezile imamları ise, hak muhabbetinden
ziyade, Ehl-i Sünnet'in yüksek düsturlarına kısa akılları
yetişemediğinden ve Ehl-i Sünnet'in geniş kanun ve prensipleri onların
dar fikirlerine yerleşmediğinden, inkar ettiklerinden merdutturlar.
Aynen bu kelam ilmindeki, Mutezile mezheplilerin, Ehl-i Sünnet'e
muhalefeti olduğu gibi, Sünnet-i Seniyye haricindeki bir kısım ehl-i
tarikatın muhalefeti de iki cihetledir: Biri: Zemahşeri gibi; haline,
meşrebine meftun olması cihetiyle, daha zevk derecesine yetişemediği
şeriatın adabına karşı bir derece lakayt kalır. Diğer kısmı ise: Haşa,
şeriatın adabına, tarikatın düsturlarına nispeten ehemmiyetsiz bakar.
Çünkü dar havsalası, o geniş zevkleri ihata edemiyor ve kısa makamı, o
yüksek adaba yetişemiyor.' (29. Mektup, 9. Kısım, 8. Telvih, 4.
Nükte)...'
Bu analizde eksik veya fazla yönler bulunabilir, ama netice itibarıyla
Ehl-i sünnet Mutezile, Mutezile olduğu için onları ademe mahkum
etmemiştir. Belki istifadeye medar olan taraflarını almış ve hatta
muhafazaya çalışmış ve bu bağlamda, Mutezile'nin salih mirası Ehl-i
sünnet dairesinde yaşamaya devam etmiştir.2 Ama bu insaf ve müsamahalı yaklaşım tefrit hali değildir ve onları kompleksle baştacı etmek değildir.
1-The Independent gazetesi 24 Eylül 2007 2--Bustanu'l Arifin, İmam Nevevi, S: 11 3-Ahmet Behçet, el Ahram, Beyne't tevhidi ve'l vahde,, sayı: 44334 4-El-Hayat, 24/04/2008
www.mustafaözcan.com
|
Mustafa Özcan
www.MustafaÖzcan.com
|
|
|
|
Güncel Kitap
İslamın Papa'ya Cevabı
|
|
Papa 16. Benedict Türkiye'de. Ziyaret, Papa’nın
Müslümanları inciten talihsiz konuşmasını yeniden gündeme taşıyor. Dış
politika yazarı Mustafa Özcan'ın "islam'ın Papa'ya Cevabı" adlı kitabı
ise bu gündemi nasıl yorumlamamız gerektiği konusunda ipuçları veriyor.

|
|
Aktuel makaleler
|
|
EMAiL
|
Copyright © 2007 | powered by ingtecplan.de | Gazeteci ve Yazar Mustafa Özcan
|
Yenibosna İstanbul Türkiye
|
|