|
Batı'nın içimizdeki yeniçerileri
Tarihten bu yana
hep kontra devşirmeler olmuştur. Belki de bunların en önemlilerinden
birisi de talihsiz Cem Sultan'dır. Cem Sultan vakası; çaresiz bir
adamın dininin düşmanları tarafından istismar edilmesidir. Lakin
günümüzdeki birçok fikir devşirmesi mazur değildir. Sözgelimi
Fazlurrahman'ın ABD'ye gitmesinin nedeni kendi ifadelerine göre,
Pakistan'ın tutucu ulemasıdır. Mevdudi gibilerinin manevi baskısını
gerekçe olarak gösterir. Halbuki Eyüp Han dönemi gibi dönemlerde
devletin en üst kademelerine danışmanlık yapmış nufuzlu bir adamdır.
Tutucu ulema ifadesi işin bahanesi. Zira kendisi taşıdığı fikirlerle ve ruh haliyle kendi toplumuna yabancılaşmıştır. Asıl neden budur. Seyyid Hüseyin
Nasr'ın ABD'ye gidişi de İran devrimi kaynaklıdır. Bununla birlikte,
devrim ile arasında hiçbir zaman kültürel bir tezad olmamıştır. Dinin
uygulanması ve toplum içinde yeri noktasında yani ideolojik bağlamda
bazı sürtüşmeler varsa da son tahlilde bunun o kadar da önemi yoktur. Özellikle
de Veli Nasr'ın geldiği nokta göz önüne ve dikkate alındığında Sünni
dünyaya yönelik hedefler noktasında Nasr ailesiyle İran Devrimi
arasında hiçbir fark yoktur. Hatta ahenk ve tenasüpten söz etmemiz
uygundur. Abdulkerim Suruş'un da bir nevi Batı'ya ilticasının gerisinde
İran'da kendisine göre dayanılmaz atmosfer vardır. Suruş
gördüğü bed muameleden ve sıkıştırmalardan dolayı soluğu Batılı
ülkelerde almıştır. Kendisi bu noktada haklıdır. Lakin devrime tepkisi
onu Fazlurrahman çizgisine taşımıştır. Bu çizgi Batı'nın gönüllü
yeniçerisi olma veya kontra devşirme olma çizgisidir. Zamanla bu
insanlar kendilerine yabancılaşıyorlar. Ankara Okulunun bazı üyeleri de
böyledir.
Fazlurrahman'a gelecek
olursak: Zımni olarak Kur'an ve sünnet metinlerine hermönetik ve
tarihselcilik anlayışını uygulayan Fazlurrahman'a göre, ahkam
ayetlerinin tamamı neredeyse mensuh hükmündedir (1). Fazlurrahman'ın bu
anlayışı kendisinden sonra büyük bir çığır açmış ve men senne sünneten
seyyieten/kim kötü bir çığır açarsa hükmüne masadak ve müstehak
olmuştur. Bunun sonucu olarak bilen de bilmeyen de Kur'an ahkamı
karşısında hüküm yürütmüş ve bu anlayış Allah ve hukuku karşısında
insanlara cesarete sevketmiştir. Bu dalgalanmanın sonucunda Süleyman
Demirel gibi bazı siyasetçiler 'Kur'an-ı Kerim'den 250 kadar ayeti
hükümsüz bıraksak ve ayıklasak ne olur ?' diye bir tartışma
yürütmüşlerdir. Fazlurrahman kendisinden sonraki bu yaklaşıma haiz
bütün kuşakları etkilemiştir. Ankara Okulu, Abdulkerim Suruş bunlar
aarsındadır. Mahmut Muhammed Taha ve ABD'nin içimize saldığı devşirme
yeniçeri Abdullah Ahmed Naim bunlar arasındadır.
ABD ve İngiltere gibi ülkeler
Türkiye'yi ılımlı İslam laboratuarı olarak görmüşler ve içimize bu
meyanda devşirmelerini göndermişlerdir. Abdullah Ahmet Naim'in Türkiye
üzerinde böyle bir projede yer alması ne kadar da anlamlıdır. Ona göre,
Türkiye reform için müsait bir zemin ve verimli bir toprağa haizdir.
Adamın bütün ezberi şu cümlede düğümlenmiş durumda :"Şeriatın Yaşanması
İçin En İyisi Sekuler Devlettir". Bu yönde kendisine verilen görev
doğrultusunda araştırmalar yapmak üzere 'reform laboratuvarı' addedilen
ülkemize gelmiş ve burada kendisini Yeni Aktüel dergisinden Birol Biçer
bulmuş ve ikili kısmen aşağıdaki konuşmayı gerçekleştirmişler .
Derginin girizgahı ve akabinde gerçekleştirilen mülakat şöyle :"
ABD'nin Georgia eyaletinin
başkenti Atlanta'daki Emory Üniversitesi'nden hukuk profesörü Sudanlı
Abdullah Ahmed An-Na'im, İslam'da, özellikle şeriat alanında reform
yapılması taraftarı. Bu konuda yazdığı "İslam ve Seküler Devlet" adlı
yeni kitabıyla ilgi odağı olan An-Na'im, seküler / laik bir devletin
Müslümanlar için, hatta şeriatın yaşanması için en uygun sistem
olduğunu söylüyor. Kitabı tartışmalara yol açan Abdullah Ahmed
An-Na'im'e Amerika'da ulaşmaya çalışırken onu Türkiye'de bulduk!
Na'im'in kastettiği Türkiye tarzı bir laiklik değil çünkü ona göre
Türkiye'de devlet seküler değil, "köktenci laik"…
*Amerikan basınından
izlediğimiz kadarıyla yeni çıkan kitabınız "İslam ve Seküler Devlet"
çok ilgi çekici bulundu ve tartışmalara yol açtı. Kitabınız ve burada
ifade ettiğiniz temel önermeler hakkında okuyucularımızı da
bilgilendirebilir misiniz?
*Bu kitabımda "İslam devleti"
düşüncesinin yanlış olduğunu İslami bir bakış açısından ortaya
koyuyorum. Bunun yanında, din ve vicdan özgürlüğü ile diğer insan
haklarını koruyan seküler bir sistem altında yaşamanın Müslümanlar için
en iyisi olduğunu gösteriyorum. Bir Müslüman olarak şeriata yani İslami
kurallara göre yaşama irademi devletin hiçbir müdahalesi olmadan
gönüllü olarak belirleyebilmeliyim. Tüm Müslümanların bildiği gibi,
dini her tür amel açık ve özgür bir iradeye yani niyete göre
yapılmalıdır. Başka bir ifadeyle, devletin baskısıyla yapmış olduğum
dini faaliyet ve amellerimin İslami açıdan değeri olmaz.
Bununla beraber, şeriat devlet
tarafından zorla kanun olarak empoze edilemez. Devletin yaptığı her şey
siyasidir ve asla dini olarak nitelendirilemez. Devlet hiçbir dini
inanca taraf olmaması gereken siyasi bir kurumdur. Bireylerin dini
inanç ile uygulamaları devletin her türlü yönlendirmesinden bağımsız
olmalıdır.
* Geleneksel düşünürlere göre
görüşleriniz oldukça "aşırı". Sizin reformcu olarak nitelenmenize sebep
olan temel önermeleriniz neler?
*Görüşlerim hiç de aşırı
değil. Üstelik tüm görüşlerim İslami kaynaklara dayanıyor. Yapmaya
çalıştığım, İslami insan anlayışımızı modern toplumumuzun mevcut
şartlarına uyumlu kılmak, artık gereksiz hale gelmiş geleneksel
anlayışları dışlamak. Geleneksel anlayıştaki Müslüman düşünürlerle
temel ayrılık noktam, ilk İslam düşünürleri tarafından oluşturulmuş
eski usul fıkıh metodolojisini yani "Usul-u Fıkh"ı reddetmek ve bugüne
bağlamak. Çünkü bu metodoloji neticede insan kaynaklı, ilahi değil.
Klasik fıkıhta reform çağrısında bulunuyorum çünkü insan anlayışımız ve
İslami uygulamanın gelişmesi için bu gerekli.
* Çalışmanızda gördüğümüz kadarıyla İslami devletin "ütopik" ve "imkânsız" olduğuna inanıyorsunuz. Neden?
*İran ve Suudi Arabistan gibi
ülkelerin "İslami devlet" oldukları iddiaları yanlıştır ve İslam'ın din
hürriyetiyle ilgili temel prensiplerine aykırıdır. Birbirini sapkın ve
din dışı olarak nitelendiren bu iki devlet nasıl İslami olabilir? Bu
iddialar yönetici elit tarafından yönetimlerini ve Müslüman
vatandaşlarına baskılarını meşrulaştırmak için uydurulmuştur.
* Seküler bir devletin "Müslümanlar için en iyisi" olduğu görüşündesiniz.
*Seküler ya da laik bir
devletten; dine karşı nötr olan, dini konularda hiçbir tavır almayan
devleti kastediyorum. Pek çok Avrupa ülkesinde anlaşıldığı şekliyle
sekülerlik devlet ile din arasında hassas ve dikkatli bir anlaşma ve
aracılık anlamına gelir. Sekülerlik tüm vatandaşların insan haklarını
ve eşitliğini sağlamak adına dinin devletten, devletin de dinden
korunmasına yöneliktir. Bu tip seküler bir devlette, Müslümanlar
demokrasi süreci çerçevesinde ve şeriatı başkalarına empoze etmemek
şartıyla kendi değerlerini desteklemek ve yansıtmak için siyasete
katılabilirler.
* Şeriat ve seküler sistem
kanunları arasında çıkabilecek çatışmanın çözümü nedir? Bu iki sistem
arasında, faiz, çok eşlilik, homoseksüellik gibi ciddi tartışma
noktaları olması kaçınılmaz
*Bir Müslüman Kuran ve
sünnetin kutsal olduğuna inanır, ancak İslam'ın bu kaynakları sadece
insan tarafından anlaşılabilir ve uygulanabilir. Bu durumda, şeriat
İslam'ın kendisi gibi kutsal değil, insan yorumlarının bir ürünüdür.
Şeriatın her insani yorumu tarihi bir bağlam içerisinde üretilmiştir ve
ebedi değildir. Bin yıl önce yaşamış Müslümanlar şeriatı o zamanın
şartlarına göre anlamış ve uygulamışlar. Ancak biz onların şeriat
anlayışını bugün uygulayamayız.
İslam'ın kendisinin, insan
hakları ve modern hayat için gerekli diğer ilkelerle çatışmadığına
inanıyorum. Ama ilk dönem Müslümanları tarafından yapılan şeriat
yorumunun modern anayasacılık, insan ve vatandaşlık hakları konusunda
ciddi çatışması olduğunu düşünüyorum. Problem modern süreçte eski görüş
şeriat anlayışının uygulanmasında ısrar edenlerden kaynaklanıyor. ..(2)"
Suruş gibi
şeriatın yorumdan ibaret olduğunu ve dolayısıyla sahibinden başka
kimseyi bağlamayacağını söylemektedir. Böylece mezheplerin Kur'an ve
sünnetten çıkardığı ahkam da ihtilaf fıkhı ve yorum olarak addedilmekte
ve bunları uygulama noktasında kimseye bir mükellefiyet düşmediği ileri
sürülmektedir. Böylece esasında teklif ortadan kalkmaktadır.
Tarihselciliğin sefaleti bu noktada a ortaya çıkmakta geçmişte
batinilerin ahkamı iptal etmeleri ve teklifi ortadan kaldırmaları gibi
teklifi ortada kaldırmaktadır. Ve tarihselcilik bir sistem değildir.
Bir şey neye göre tarihsel ve neye göre evrenseldir ? Eskiler ref'i teklifi yani teklifin iptalini batini
teville yaparken günümüzdekiler de tarihselcilik veya hermenötikle
yapmaktadırlar. Bu anlamda bu tarihselci anlayış Mutezile'den daha
fazlal 'muattıla' sıfatına layıktır. İslam devleti düşüncesini Ali
Abdurrazık gibi temelden reddeden An-Naim bu konudaki gerekçesini şöyle
serdetmektedir :" Devletin baskısıyla yaptığım dini faaliyet ve
amellerimin İslami açıdan değeri olmaz…" Elbette ifadelerinden bir
kısmın a dane-i hakikat vardır. Ama söyledikleri dinin bir kısmıyla
diğerini iptal girişimidir. Tam tamına Şatibi'nin öngörüsünü tasdik ve
teyid eder mahiyettedir :"Bazıları dinin bir kısmını alarak diğer
kısmını baltalamaktadır…" Burada da An-Naim bir iki dane-i hakikatla
dinin külli gerçeklerini red ve cerhetmeye çalışmaktadır. Muhtemelen
tarihselciliği ve hermönetiği de kapsayan ve içine alan yeni bir usul-u
fıkih ve yeni bir fıkıh metodolojisi inşasını teklif etmektedir. Aslında bu yönde çalışmalar yapıldı. Hemşerisi Abdullah Hasan et-
Turabi'nin bu yönde çiziktirdikleri ve eskizleri oldu ama vardığı sonuç
felaket. Artık içtihadla serbest tefekkürü eşitlemektedir. Artık aruzu
bir kenara atan serbest şiir gibi Turabi de serbest içtihaddan
bahsetmektedir. Bunun hiçbir kuralı yoktur ve herkes kendisine göre bir
müçtehiddir. Esasında geçen yüzyıldan beri yeni bir ilmi kelam, yeni
bir usul-u fıkıh inşası için teklifler yapılmıştır. İlmin gelişmesiyle
birlikte, burhan mesleği kuvvet bulmuştur. Lakin yeni bir usul-u fıkıh
inşası aslında İslam'ın genleriyle oynamaktan farksızdır. Ankara Okulu
çevresi de yeni bir ilmi hadis vaz'ı konusunda görüşler serdetmektedir.
Bunun irhasatı gibi yaptıkları temel şey hadis otoritesini kabul eden
İmam-ı Şafii'yi cerhetmek ve onun yerine Nasr Hamid Ebu Zeyd'i ikame etmek ve geçirmek olmuştur.
Allah'ın dininin laib ve hüzüv yani oyun ve eğlence olmasının bundan başka bir anlamı olabilir mi ? Abdullah
An-Naim efendi yeni usul-u fıkıh noktasında şunları söylüyor :"
Geleneksel anlayıştaki Müslüman düşünürlerle temel ayrılık noktam, ilk
İslam düşünürleri tarafından oluşturulmuş eski usul fıkıh
metodolojisini yani 'Usul-u Fıkıh' reddetmek ve bugüne bağlamaktır.
Çünkü bu metodoloji neticede insan kaynaklı, ilahi değildir. Klasik
fıkıhta reform çağrısında bulunuyorum çünkü insan anlayışımız ve İslami
uygulamanın gelişmesi için bu gerekli…"Peki içtihad insan kaynaklı da
vahiy değil mi? Netice itibarıyla Cebrail de onu telakki eden Hazreti
Peygamberimiz de mahlukattan değil midir ? Birisi melek peygamber
diğeri beşer peygamber. Zaten Nasr Hamid Ebu Zeyd, Suruş ve An-Naim'den
bir adım daha ileri giderek vahyin kaynağını da sorgulamıyor mu ?
Beşeri addetmiyor mu ? Öyleyse onların yaptıklarının bir adım sonrası
Nasr Hamid Ebu Zeyd'in mesleğine çıkıyor… Kısaca Nasr Hamid Ebu Zeyd
vahyi de beşeri görürken An Naim ile Suruş bir adım gerisinde kalarak
sadece şeriatı beşeri olarak telakki etmektedirler.
Bu reform çığırında ve
çıkmazında Türkiye'nin önemi noktasında An-Nim şunları söylemektedir :"
Türkiye'de yaşananların çok uzaklara kadar etkisi olacaktır. Zira,
Türkiye İslam dünyasının lideri konumundadır…"Dolayısıyla Abullah
An-Naim'i Türkiye'ye gönderenler işi iyi biliyorlar. Suyu başından
bulandırmak istiyorlar.
GENİŞ KAPSAMLI BİR PROJENİN PARÇASI
Ahmet Kurucan, An-Naim'in
neden Türkiye'de olduğunu Kitapzamanı'ndaki 'Din-devlet ilişkisinde
'uç' fikirler' başlıklı yazısında analiz ediyor. ABD, 8 İslam ülkesini
pilot bölge olarak seçmiş ve bu ülkelerdeki şeriat algısını analiz
ediyor. Daha doğrusu içimize saldığı yeni yeniçerilerle analiz
ettiriyor. Bu ülkelerden birisi de şüphesiz Türkiye. Bu projede yer alanlar arasında Hakan Yavuz gibi bildik isimler var.
Bu isimler devşirildikten sonra yeniden Batı'nın yeniçerileri olarak
içimize salınanlardandır. Batı'nın fikir savaşındaki bu yeniçeriler
arasında Bessam Tibi, Abdullah An-Naim gibi isimler yer alıyor. Ahmet
Kurucan'ın tahliline geçmeden önce An-Naim'in Kur'an ayetlerini iki
kısma ayırdığını hatırlatmakta yarar var. Evrensel ayetler,
konjonktürel ayetler. Veya başka bir taksime göre, evrensel ayetler ile
tarihsel ayetler. Ona ve hocası Muhammed Mahmut Taha'ya göre, bütün
Mekki ayetler evrensel Medeni ayetler ise aksine konjonktürel ve
tarihseldir. Dense dense bu anlayışa 'halt etmiş' denilir. Halbuki
Abdulkadir Hamid, 'Kur'an ve Siyaset' adlı kitabında siyasi düşüncenin
Mekki ayetlerdeki temellerini göstermektedir. Siyaset ve devlet
noktasında bir tekamül vardır ve asla Mekki ile Medeni ayetler arasında
bir ayrım yoktur (3).Bu ayrım haiçte olmayan sadece bazılarının
zihinlerinde olan meş'um bir şizofrenidir.
Ahmet Kurucan naif tahlilinde
bu hususta şunları kaydediyor :"Abdullah Ahmed en-Naim, Sudanlı.
Dünyaca ünlü Emory Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde öğretim görevlisi.
İslam dünyasında teoloji ve siyasette reformist olarak bilinen Sudanlı
Mahmud Muhammed Taha'nın görüşlerinden çok etkilenmiş. Taha, 1985'de
Sudan hükümetince 'riddet' suçuyla idam edilmişti. İnsan hakları ve
hukuk alanında uluslararası üne sahip birçok çalışmaya imza atmış olan
en-Naim'in İslam ve Seküler/Laik Devlet üst başlığı ile yeni bir kitabı
yayımlandı. Alt başlık ise "Şeriat'ın Geleceğini Müzakere." Kitap,
Harvard Üniversitesi Yayınları arasından çıktı.
Üzerindeki matbaa mürekkebi
kurumamış bu kitapta yer alan düşünceler, klasik anlamda çoklarının
bildiği İslam'da din-devlet ilişkisinin çok ötesinde oldukça uç
sayılabilecek fikirleri ihtiva ettiği için zannediyorum ciddi
tartışmalara konu olacak. Özellikle kitabın başka dillere çevrilmesi,
çevrilen dillerdeki insanların tartışmaya bir şekilde katılmaları ile
alan genişleyecek. Ama ihtimal akademik çevrelerle sınırlı kalacak bu
tartışmalar.
Ana fikir: Laiklik
Yazar "ilmî çalışma hayatımın
meyvesi" diyerek başladığı kitapta, ana fikrin şeriatın toplum
hayatındaki rolünü incelemek olduğunu söylüyor. Yazara göre şeriat,
İslam hukuku demek. Kur'an ve sünnet özelinde konunun dinî temellerine,
teolojik yorumlarına girmediğinin, hermönetik yorumlarla uğraşmadığının
da ısrarla altını çiziyor. En-Naim, ayrıca seküler devlet ve İslam ile
alakalı görüşlerini önce uzmanları, meslektaşları arasında müzakere
etmek, fikir alış-verişinde bulunmak için kaleme aldığını,
müzakerelerin genişlemesinin kitabı netice verdiğini ifade ediyor. Bu
arada Endonezya, Türkiye ve Hindistan, dile getirdiği düşüncelerini
izah adına seçilmiş üç ülke. Bu üç ülkede çeşitli uzmanlardan birebir
yardım almış en-Naim.
Neler anlatıyor yazar kitapta?
Bize yukarıda tartışma alanı genişleyecek dedirten görüşünü aktaralım
önce; "Müslüman'ın, Müslümanca hayatını sürdürebilmesi ve seçme
özgürlüğüne sahip olabilmesi için tek yolu vardır; laik bir devlet."
Bu ana fikrin etrafında dönen
argümanları ele alıyor yazar kitap boyunca. Birer cümle ile bunlara
temas edelim; "İslamî devlet kavramı İslam tarihinde gerçekleşmemiş bir
ütopyadır... Hz Peygamber'in (sas) ölümünden sonra dinî otorite
kalmadığından İslamî devlet pratik olarak mümkün değildir… Laik devlet,
din-devlet ayrımının keskin hatlarla gerçekleştiği bir devlet
düzenidir… Laik devlet şeriat dahil herhangi bir dini doktrinden
etkilenmemiş kurallara sahiptir… Devlet yönettiği halkın dini
değerlerini elbette nazara alacaktır; bu anlamda hiçbir devlet, nötr
olamaz ve olmamalı… Şeriat, İslam hukukçularının yaptıkları beşerî ve
dünyevî yorumlardır; devirden devire değişebilen kuralları ihtiva eder,
ebedilik ve değişmezlik vasfına sahip değildir... Laik devlet, başarılı
olmak, prensiplerini uygulayabilmek için moral değerlere yani dine;
dinin de inanılan şeylerin pratiğe dönüşmesi ve değişik kesimlere
kendini anlatabilmesi için seküler devlete ihtiyacı vardır… Müslüman'ın
gayrimüslimlerle iç içe yaşadığı global dünyada birlikte huzur içinde
yaşayabilmek ancak laik devletle mümkün olur… İnsanlara inanmama
özgürlüğü de ancak böyle bir sistem altında verilebilir… Faiz şeriata
göre yasak olabilir ama ekonomik gereklilikler onun ekonomik sistemde
yer almasını gerekli kılıyorsa, bunu ancak laik devlet yapabilir, faizi
haram olarak niteleyen kişilere de seçme özgürlüğü verir... İslam'ın
hangi alanda olursa olsun yapılmış bir yorumu devlet tarafından böyle
inanacaksınız; uygulayacaksınız şeklinde dayatmalara konu edilemez...
Resmî İslam diye bir kavram olamaz, İslamî yorumda sivillik esastır...
Devletin laik olması da yetmez; kadın-erkek eşitliği, zimmiler, cihat
gibi meselelerde reform gerekir, bu da en sistemli şekilde Muhammed
Taha'nın yolundan gidip Mekkî ayetlerin evrenselliğini, Medenî
ayetlerin ise konjonktürel olduğunu kabulle gerçekleşir..."
Oldukça geniş çaplı
sayılabilecek ölçüde bu görüşlerini açıklayan yazar kitabını şu
cümlelerle bitiriyor: "Şeriat, Müslüman olarak benim geleceğimle
alakalı hiçbir şeye sahip olamaz. Müslüman olarak yaşayabilmem için
seküler bir devlete ihtiyacım var benim."
Kitabının yazılış aşamasını
anlattığı yerlerde dile getireceği fikirlere "tentative" (kesin
olmayan, farazi) vasfını taksa da, oldukça sert, keskin ve net ifadeler
bunlar. Zannediyorum en-Naim'in laik devlet uygulamasını İslamî açıdan
sadece güzel değil, aynı zamanda gerekli ve zarurî gören bu
düşüncelerini okuduktan sonra benim akademik dünyada tartışma konusu
olacak tespitime katılırsınız.
Bazılarına katıldığımız,
bazılarına katılmadığımız bu görüşler istikametinde tanıtım yazısı
çerçevesinde ana başlıklar halinde kısa bir değerlendirmede bulunacak
olursak; önce bazı kavramların anlam çerçevesinin çok net belirlenmesi
gerekir. Sözgelimi şeriat kavramı; bu kavramın oturduğu temeller, 15
asırlık tarihi süreçte bu kavram etrafında yapılan müzakereler ve
hepsinden öte İslam coğrafyasındaki tatbikat farklılıklarının nazara
alınması gerekir. Bizim gördüğümüz bu bağlamda yazar ile başkalarının
ciddi görüş ayrılıkları var.
İkinci husus; din-devlet
ilişkisinde bir din olarak İslam'ın getirdiği ana esaslar. Yazarın
dediği gibi dinin belki devlet talebi olmayabilir ama dinin devletten
talep ettiği ve tatbikini istediği değerler, prensipler vardır.
Eşitlik, adalet, seçim, meşveret vb. evrensel prensiplerle laik devlet
çatıştığında ne olacaktır? Müslüman toplumun bu husustaki öncelikleri
nazara alınmadığında, o devlet çatısı altında yaşayan birey ne
yapacaktır? Bugünkü siyasî coğrafyada onlarca devlette örneğini
gördüğümüz bu durum, dile getirilen görüşler arasında cevabı bulunmayan
ve insanlık trajedisine kadar uzanıp çözüm bekleyen büyük bir sorundur.
İhtimal kitabın en zayıf ve en
çok tartışmaya sebep olacak bölümü Mekki-Medeni ayetlerin ayırımı ve
bunlara verilen evrensellik ile tarihsellik vasıflarıdır. Ahkâm
ayetlerine -ki hemen hepsi Medenîdir- tarihsel dediğiniz an, Kur'an'ın
neredeyse yarısı konjonktüre kurban edilmektedir.
En-Naim'in bu kitabı ile müsademe-i efkâr adına iyi bir zemin hazırladığını düşünüyorum. Bekleyelim ve görelim (4)."
Burada iki husus
var. Hem Abdullah Ahmed An-Naim hem de Ahmet Kurucan kaçamak
davranıyor. An Naim Müslümanları ikna etmek için soft, kandırıcı ve
aldatıcı bir dil kullanıyor. Hermönetiği kullanmadığını söylüyor. Yeni
usul-u fıkıh vazederken acaba neyi kullanacak ? İkincisi Ahmet Kurucan
da An-Naim'i kurmamak için azami özen gösteriyor. Halbuki, ' Allahın
dini hususunda sakın sizi re'fet ve gevşeklik almasın' tavsiyesi de
neshe uğrayan hükümler arasında mı ?
Sonuçta, Şeriat telakkisini araştırmak ve dejenere etmek için yaklaşık
8 ülke pilot bölge olarak seçilmiş. Abdullah an aim de üç ülke üzerinde
araştırmalar gerçekleştirmiş. Bunlar arasında Türikye de var.
Türkiye'den aldıkları sonuçlar kendilerini tatmin etmiş görünüyor.
Haksızlar mı ? Fazlurrahman'ı keşfeden bizim ülkemiz yine An Naim'i
keşfeden de biz olduk. Belki ülkesinde bile bizim kadar tanınmıyordur.
1- Tarihsel Addedilen Ayetlerin Evrenselliği, Zeki Keskin, s: 122-Yeni Aktüel, sayı : 1583-Kur'an ve Siyaset, İnkilap Yayınları, s: 254-Din-devlet ilişkisinde 'uç' fikirler, Kitapzamanı, 7 Temmuz 2008 www.mustafaözcan.com
|