|
Başbakanın mezhebi ve meşrebi ne ?
Başbakan
Erdoğan, Bağdat ziyareti sırasında tartışmalı bir ifade kullanmış :"
Ben ne Şiiyim ne Sünniyim, ben Müslümanım !" demiş. Bu söz karşısında
ne söyleyebilirsiniz : Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı! Yine de
bu söz karşısında mankurtlaşmış tiplerin şapka çıkaracağını hayal
edebilirsiniz. Bu tipler günümüzde ne kadar a çok. Mantar gibi bitiyor.
Lakin bizzat kendisi 'büyük lokma' yerine büyük konuştuğunu fark etmiş
olmalı veya sözünün vahametini kavramış olmalı ki, akabinde şöyle diyor
:" Biliyorum, bu sözlerime tepki gösterenler, siyaseten kızanlar
olabilir. Ama birinin de kalkıp bunu söylemesi lazım…" Anlaşılan
kahramanlığa soyunmuş. Gayur insanların kızacağını kestirmesi elbetteki
bir keramet değil. Bununla birlikte, belki de asıl kızdıracak söz
birilerinin siyaseten kızması ibare ve ifadesidir. Diyaneten kızılacak
yerlerde siyaseten kızılıyorsa orada murailik ve nifak hakim demektir.
Bu daha vahim. Bu konuşma hem diyaneten hem de siyaseten sakat ve vahim bir konuşmadır. Gerçi
bu sözlerini ılımlı bir Şii olarak nitelendirilen Adil Abdulmehdi ile
'ılımlı bir Sünni' olarak itelendirilen Tarık Haşimi huzurunda sarfetmiş.
Bununla birlikte onlar da ve herkes de biliyor ki, Irak'taki şimdiki
düzen kasıtlı olarak Şiilerin öne çıkarıldığı taifi yani mezhepçi bir
düzen. Başbakan eğer böyle sentetik ve uyduruk bir düzene kızıyorduysa
ABD'nin tanzim ettiği bu düzene tepki olarak taifi düzeni
meşrulaştırmamak için Irak'a hiç adım atmayabilirdi Veya
ABD'ye karşı 'Şii Sünni el ele ve buna farklı mezheplere mensubiyet
engel değil "de diyebilirdi. Yine de daha alt düzey bir mesaj vermek
istiyorsa :" Irak'lıların farklı mezheplere mensup olmaları tarihin de
şahadetiyle uyumlarına ve birlikte yaşamalarına engel değil" de
diyebilirdi. O ise referans sistemini tahrip ediyor. Zaten
Şiilik ve Sünnilik İslam'ın farklı yorumlanmalarından ortaya çıkmıştır.
Dolayısıyla yeni yorumlar da mezhep olacaktır. Başbakanın sistematik
bir yorum yeteneği varsa onun yorumları da bir mezhep olabilir sonuçta.
Bununla birlikte, bu iş tek başına milletin tensibiyle olmaz.
Hatırlatmak
istediğimiz o ki, Irak'ı ziyaret ederek kuvvet verdiği sistem
Amerikalılar tarafından dizayn edilmiş taifi bir sistem. Irak'ta arslan
payı Şiilerin olmak üzere mezheplere göre tasarlanmış kotalı bir sistem
var. Piramitin tepesinde ise taifi ve işbirlikçi Şii gruplar ve onların
temsilcileri var. Bir de Şuubi Kürtler. Irak'ın sivil yöneticisi Paul
Bremer hatıratında Irak'ı Şiilere devrettiğini ve emanet ettiğini
itiraf etmektedir. Gözü, kulağı yerinde olan herkes bunu bilmektedir.
Irak'ta mezhepçilik yapanlar ve mezhepçilik üzerinden Irak'taki geçmiş
düzeni yıkanlar ABD ve mezhepçi yandaşları olmuştur. Tarık Haşimi de
ABD'den sonra ülkenin İran'ın kucağına düşmemesi için Amerikalıların
askeri varlığının devamından medet ummaktadır.
Meselenin
dini boyutuna gelecek olursak. Başbakanın sözlerinde büyük bir
tutarsızlık var. 'Şii ve Sünni değilim, ben Müslümanım' derken mesele
veya Şiilik veya Sünnilik İslam karşıtı veya harici olarak
takdim edilmektedir. Şii veya Sünni olan Müslüman değilmiş gibi. Bu,
kaş yapayım derken göz çıkartmaktır. Eğer bununla Şiilerin gönlü
çelinmeye çalışılıyorsa beyhude bir zahmettir.Onlar böyle ballı sözlere
kanmazlar. Olsa olsa bu sözler bizim camiada yankı bulur ve zarar
verir. Fakat Şiiler bu sözden sadece bir cihetle memnun olurlar: Sünniliğin zemininin zayıflatılması. Bu
söz de olsa olsa buna hizmet eder. Buradaki ifadeler Sünniliği red
makamındadır. İslam tarihine Şiilik siyasi bir kargaşa sonucu olarak
zuhur etmiş öncelikli bir siyasi sapmadır. Bununla birlikte, zamanla bu
sapma akaidi boyutlar da kazanmıştır. Başbakan ise bu ekollerden
hiçbirine tabi olmayarak guya kendisine üçüncü bir çığır açıyor. Bu
durumda sormak lazım : Şiiler ile Sünniler arasındaki nizalı konularda
görüşleri nelerdir ? Farklılıkları nasıl algılıyor ? Tercihleri
orijinal ise bir üçüncü mezhebi var demektir ? Acaba bu haricilik midir
? Değilse hangisidir ? Mürciilik midir ? Günümüzde itikadi mezhepleri
aştığını söyleyen yeni mayalanan bazı anlayışlar vardır. Bu anlayışlar
eklektik terkiplere daha yakındır. Sözgelimi, Hasan Turabi kendisini ne
Şii ne de Sünni olarak tanımlıyor. Bu ayrımı reddettiğini söylüyor.
Başbakan bu hususta onu mezhebini veya çığırını mı taklit etmektedir ?
Mahmut
Şeltüt de bunlardan birisidir. Bununla birlikte, Şeltüt bile
mezheplerin birleştirilmesi değil yakınlaştırılmasından yanadır.
Mezhepleri reddetmiyor belki yakınlaştırmayı hedefliyor. Yani onun
talepleri Başbakanınkinden daha asgaridir. Keza Mısır'da yaklaşık 50 yıldır gündemde olan ve Musafa Şak'a isimli birisinin yazdığı bir kitap vardır. Başbakanın referansı acaba o'mu dur ? İslam bila mezahip. Mezhepleri olmayan İslam. Mustafa
Şak'a'nın projesi benzese benzese Osmanlı'da ilk yapma dili
(Esperento)icad eden Muhyi Gülşeni'ye benzer. Mühyi Gülşeni'nin dili ne
kadar tuttuysa mezhepsiz bir İslam projesi de ancak o kadar tutabilir. Unutmadan! Türkiye'de Mustafa İslamoğlu da benzeri kategori de yer alabilir.
Başbakan andığımız bu referans isimlerden kendisine hangisini daha yakın hissetmektedir ? Başbakan
' Ne Şiiyim ne de Sünniyim, ben Müslümanım' derken sözleri bana
Sudan'ın devrik lideri Cafer Numeyri'nin bir tasarrufunu hatırlattı.
Muhammed Hasaneyn Heykel anlatıyor : İki takım arasında seyrettiği bir
maçtan sonra sahaya inerek galip takımın kalesine iki gol atar.
Gerekçesi birlik ve beraberliği sağlamaktır. Birlik beraberlik varken
ayrılık gayrılığa ne luzum vardır! Çiller olsaydı bu sahne karşısına
şöyle tepki verirdi : Gol atan da gol yiyende bizim takım. Şiilik ve
Sünnilik ayrılığını yok etmek isteyen Başbakan bunun Türkiye'deki
açılımı olarak belki de muhalefet ayağını yok ederek ülkede birliği
temin etmek isteyebilir. Bununla birlikte Öndeş gibilerin dediği gibi
AKP'yi asıl tehdit eden mesele muhalefet ayağının eksikliği ve bu
yüzden de genel siyasi dengenin temin edilememesidir. Başbakanın
Irak'ta Şiilere mesajı tam da bu olmalıydı. Taifi bakış açınızla
Sünnileri daha fazla dışlamaya kalkmayın sakın; dengeyi bozarsanız
altında kalırsınız. Çığ sizi sürükler gider.
Gök kubbe başınıza yıkılır. Bunu muhakeme edebilen bir yetkili zaten
mahut ve mezkur sözleri sarfetmezdi.
Başbakanın
ABD'nin bölgedeki mutemet adamlarından Ürdün Kralı Abdullah II bile
gitmeden Irak'a damlaması acaba neyin sürüklemesidir ? Herkesten önce
yerimizi alalım telaşı mıdır ? 1 Mart
tezkeresinde de böyle olacaktı da Allah'ın yardımına ve milletin
sağduyusuna takıldı. Yoksa şimdi ABD bölgede yeni avlar peşindeydi. Neye
mukabil Maliki hükümeti ödüllendirilmekte ve meşruiyeti sağlanmaktadır
? Mezhepçi olduğu için mi ? Yoksa ABD ve İran tensip etti diye mi ?
Talabani ziyaretle alakalı olarak :" Bu bizim bayramımız' tabirini
kullanmış. Gerçekten de bayramları. Bu bayramı
onlara lutfeden de Türkiye Başbakanı. Neden ? Arapların uyguladıkları
tecridi ve yalnızlığı kırıyor. Bu ziyaret Rice'ın tavsiyeleri
doğrultusunda yapılmış bir ziyarettir. Rice ikide bir bölge ülkeleri
tarafından Irak'ın yalnızlığının kırılmasını istiyordu. Ziyaret büyük
ölçüde bu amaca hizmet etmiştir. Türkiye,
'Irak'ı İran'a kaptırmayalım' saikiyle belkide Araplar da yarın
Türkiye'ye kaptırmayalım saikiyle ABD'nin tuzağına düşecekler.
Dolayısıyla Irak'la bölge ülkeleri arasındaki münasebetler
normalleşecek. Talabani'nin sevincinin kaynağı budur. Bundan dolayı da
Nejad geldiğinde de onun iki eline sarılarak kendi konutunda misafir etti. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenir mi ? Dolayısıya
bu ziyaretle birlikte Bağdat'ın siyasi yağmacılarıyla ilişkiler
normalleşme aşamasına girmiştir. Maalesef hem Irak cephesinde hem de
Suriye ve İsrail cephesinde Türkiye, ABD ve İsrail için kolaylaştırıcı
ve tamamlayıcı bir siyasi rol oynuyor.
Netice
itibarıyla, İranlı ve Iraklı Şiiler 'Biz de Şii değiliz' demedikçe
Başbakanın sözleri Şiilerin hanesine yazılacaktır. Bir de İbrahim
Karagül gibi aynı meşrepten kimileri Türkiye'nin ABD'nin ılımlı Sünni
kanadında veya mihverinde yer aldığını yazıyorlardı.
Aslında
ABD'nin tam da istediği buydu. Türkiye'nin Iraklı Sünnilerden
uzaklaşması. ABD'nin seçmece yaklaşımı şudur : Gerekirse İran'a karşı
Sünni cephede yer alması ama Irak'ta illa ki Şiilerin ve Kürtlerin
cephesini seçmesi. ABD nereye dönerse oraya dönmek. Peki Iraklı Şiiler İran'ın müttefiki değil mi ?
Amerikalı neoconlar savaşın başından beri Türkiye'nin Irak'lı
Sünnilerden uzak durmasını telkin ediyorlar. Başbakan da Bağdat
ziyaretindeki sözkonusu konuşmasıyla tam da bunu icra
etmiştir. Neoconların Türkiye'deki sözcüleri Cengiz Çandar ve Soli Özel
de kaç defa bunu köşelerinde yazmışlar ve Türkiye'nin Sünnilerden uzak
durmasını istemişlerdi. İşte bunun onucunda Irak, İran ile ABD nufuzu
arasında taksim edilmiş durumdadır. Bağdat'ın
siyasi haramilerine karşı seyirtme veya Arapların ifadesiyle hervele
bütün seviyelerde sürüyor. Bu noktada Erdoğan'ın ziyareti büyük bir
kırılmadır. Elbette bunda Nejad'ın ziyaretinin de payı vardır. Lakin
aynı dönemde BAE liderleri Maliki'nin huzurunda Irak'ın borçlarını
sildikleri gibi Bağdat'a büyükelçi atama kararı da almışlardır. Sırada
Abdullah II'nin ziyareti var. Kısaca, Bağdat haremilerine gün doğdu.
Türkiye'de darbecileri cezalandırmaya çalışanlar Irak'ta işgalcileri
veya yandaşlarını mükafatlandırıyorlar. Ne tezad değil mi ?
www.mustafaözcan.com
|